Görmezden Gelinen Bir Kamu Zararı

Son yıllarda Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde görev yapan bazı öğretmen ve idarecilerin, açıkça mevzuata aykırı biçimde etüt merkezi ve dershane faaliyeti yürüttüğüne şahit oluyoruz. Üstelik bu faaliyetler çoğu zaman kendi adlarına değil;

Eş, dost, akraba ya da üçüncü kişiler üzerinden, kaçak ya da muvazaalı yöntemlerle yapılmaktadır.

Özellikle büyükşehirlerde yaygınlaşan bu durum, yalnızca etik bir sorun değil; aynı zamanda ağır bir hukuki ihlaldir.

Bu tablo, Anayasa’nın 48. maddesinde güvence altına alınan çalışma özgürlüğünü ve serbest rekabet ilkesini açıkça zedelemektedir. Devletine vergisini eksiksiz ödeyen,

ruhsatını alan, denetimlere açık biçimde faaliyet yürüten özel öğretim kurumları, haksız ve hukuksuz bir rekabetle karşı karşıya bırakılmaktadır.

Bu durum yalnızca özel sektöre değil, doğrudan devlete de zarar vermektedir.

Oysa mevzuat son derece açıktır.

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 28. maddesi,

memurların ticaret ve diğer kazanç getirici faaliyetlerde bulunmasını açıkça yasaklamıştır. Aynı maddede, memurun esnaf veya tacir sayılmasını gerektirecek işlerle uğraşamayacağı net bir şekilde düzenlenmiştir.

Buna rağmen, fiilen dershane işleten ya da bu kurumlara ortak olan öğretmen ve idareciler, bu hükmü adeta yok saymaktadır.

Dahası, Millî Eğitim Bakanlığı Özel Öğretim Kurumları Kanunu ve ilgili yönetmelikler,

eğitim faaliyetlerinin ruhsata bağlanmasını ve sıkı denetime tabi tutulmasını öngörür.

Buna rağmen okul binasına birkaç yüz metre mesafede açılan sözde “etüt merkezleri”, fiilen dershane gibi çalışmakta;

öğrenciler okul içinden bu kurumlara yönlendirilmektedir.

Bu yönlendirmeler bazen açık telkinle, bazen örtük baskıyla, bazen de “başarı vaadi” üzerinden yapılmaktadır.

Bu durum, Türk Ceza Kanunu’nun 257. maddesinde düzenlenen “görevi kötüye kullanma” suçunun unsurlarını dahi gündeme getirmektedir.

İşin daha vahim tarafı ise şudur:

Bu faaliyetler çoğu zaman ilçe millî eğitim müdürlüklerinin gözü önünde cereyan etmektedir.

Hatta bazı iyi fen liseleri ve anadolu liselerinde görev yapan öğretmenlerin toplu halde kurum açtığı,

ortak olduğu ve bu yolla milyonlarca liralık kayıt dışı kazanç elde ettiği bilinmektedir.

Bu kazançtan ne vergi alınmakta ne de gerçek anlamda bir denetim yapılmaktadır.

Burada bir parantez açmak isterim.

Ben de yıllarca MEB’de görev yaptım. Dershanelerde çalıştım, bu sektörün ekmeğini yedim. Ancak bunu yaparken çalıştığım okullardan uzak ilçelerde, hafta sonları çalıştım. Öğrencilerimi asla yönlendirmedim, tek kuruş menfaat sağlamadım.

Çünkü bunun hem ahlaken hem de hukuken yanlış olduğunu biliyordum.

Bugün gelinen noktada ise tablo nettir:

MEB’de görev yapan bazı öğretmen ve idareciler, devletten maaşını ve tüm özlük haklarını eksiksiz alırken; aynı zamanda kamusal konumlarını kullanarak özel kazanç sağlamaktadır.

Bu durum, 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu’nda yer alan “eşitlik, fırsat adaleti ve kamu yararı” ilkeleriyle de bağdaşmamaktadır.

Buradan açık çağrımdır:

Millî Eğitim Bakanlığı yetkilileri göreve davet edilmelidir.

Denetimler göstermelik olmaktan çıkarılmalı, muvazaalı işletmeler titizlikle incelenmeli, mevzuata aykırı davrananlar hakkında disiplin ve ceza süreçleri derhal işletilmelidir.

Özellikle kurumları 3 şahıslar üzerine yapanlar. Kendi yokmuş gibi davrananlar sıkı denetlenmelidir.

Bu bir intikam çağrısı değil; kamu düzeninin, hukukun ve adaletin gereğidir.

Eğitim, ticari hırsların gölgesine bırakılamayacak kadar kutsal bir alandır.

Hukuk susarsa, haksızlık büyür.

Ve unutulmamalıdır ki en büyük zararı da bu düzenden yine öğrenciler ve devlet görür.