ABD Başkanı Donald Trump 3 Ocak erken saatlerde Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Maduro’nun, başkent Karakas’taki başkanlık sarayından Amerikan askerlerince kaçırıldığını bütün dünyaya duyurdu (Dünya basını). Evet konumuz Venezuela olunca bizde 240 yıl öncesine giderek Osmanlı Türk Devleti ve Venezuela Devleti ilişkisine göz atalım dedik.
Günümüzden 240 yıl önce... Venezuelalı General Francisco Miranda 1786 yılının Nisan ve Eylül ayları arasında Yunanistan, Ege Denizi ve Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul’a ve oradan Karadeniz’e gelir. General Miranda, Osmanlı Devleti'nin çok uluslu ve çok inançlı yapıya sahip olmasına rağmen; uzun süreli ve güçlü olmasına hayranlık duyduğu için yakında görmek istemiştir. 1786 yılında Osmanlı başkenti İstanbul’a gelişini ve izlenimlerini günlüğünde aktarmıştır. Bu geziyi kendisinin de bizzat içinde yer aldığı Fransız Devrimi’nden üç yıl önce gerçekleştirmiştir.
1786 yılında İstanbul’a gelen Venezuelalı General Francisco Miranda’nın Türkiye seyahatinin en büyük amacı Missisipi nehrinden Ümit Burnu’na kadar uzanan bu toprakları İspanyol hegemonyasından kurtararak tek ve özgür bir Amerika oluşturmak çabalarını ve ideallerini gerçekleştirmektir. Bunun için dönemin en güçlü devletlerinden olan Osmanlı Devleti’nin işleyişini tanımak ve bunu Latin Amerika’da uygulayabilmek hayaliyle bu geziye çıkar. Bu özlemini sonuçlandırabilmek için deneyimine güvendiği Osmanlı’dan asker ve teçhizat talebinde bulunmayı planlamaktaydı. General Miranda, I. Abdülhamit döneminde İstanbul’a geldiğinde, dönemin Sadrazamı Koca Yusuf Paşa Miranda’yı çok güzel ağırlamıştır.
General Miranda özellikle şehir yaşamı ve coğrafyası başta olmak üzere İstanbul hakkında yaptığı gözlemlerine kitabında büyük bir önem verir. Miranda’ya göre İstanbul’u ziyaret eden seyyahların ve yazarların yaptıkları en önemli yanlış Türklerle kurdukları iletişimlerinin noksan olmasıdır. Miranda detaylı bilgiye sahip olmayan ve gayri Müslim tercümanların yanlı davranarak Osmanlı yönetimini ve Türk halkını kötülediklerini şöyle anlatır: “Beyoğlu’na gelen çoğu seyyah bir rehber eşliğinde gezer ve bu kişinin kendilerine verdiği bilgilere inanarak ülkeden milleti ve hükûmeti derinlemesine tanıdıklarına inanarak ayrılırlardı. Amma aslında sonrasında bilgilerin gerçeğini öğrenince Türkler'e karşı duyulan ilgi ve hayranlık daha da artardı.”
Miranda’nın günlüğü oldukça önem arz eder. Birinci önemi ilk kez XVIII. yüzyılda Latin Amerikalı bir komutanın Osmanlı toplumunu merak edip incelemeler yapmak üzere bu topraklara gelmesidir. İkinci önemi ise XVIII. yüzyılda İstanbul’un toplumsal ve kültürel yönü hakkında yapılan çalışmalara ışık tutmasıdır. Sonuç olarak Miranda, son dönemlerine yaklaşmış olan bu büyük İmparatorluğun dünyada hâlâ büyük bir hayranlık ve merak konusu olduğunu izlenimleri arasına serpiştirmiştir
Asker ve devlet adamı olarak Miranda’nın askerî kariyeri oldukça ilginçtir. Kendisi İspanyol, Fransız ve Rus ordularında görev alır.1812 Temmuz ayında Venezuela ordusu İspanyollara teslim olur ve Miranda tutuklanarak La Guira’da hapse konulur. 1813 yılında Puerto Rico’ya gönderilir ve kaleye kapatılır. Daha sonra 1813’te Cadiz’e gönderilir. 1814’te La Carraca hapishanesine kapatılır ve burada Temmuz 1816 yılında ölür (Toledo, Hâle-AYK-2015).
***
Günümüzde 111 yıl önce… Osmanlı Devleti Avrupa devletleri ve Ruslara karşı 7 cephede savaşmaktadır. Rafael de Nogales Mendez Birinci Dünya Savaşı döneminde, Osmanlı Ordusu'nda görev yapmış bir Venezuela bir subaydır. 14 Ekim 1877'de Venezuela'nın Tekhira Eyaleti’nin başkenti olan San Cristobal şehrinde doğan Rafael de Nogales Mendez, 1915 yılının Ocak ayında İstanbul'a gelmiş, 1919 yılına kadar Osmanlı Ordusu'nda önce Yüzbaşı, daha sonra Binbaşı olarak görev yapmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa girdiği günlerde Sofya’da tarihçi olarak bilinen General Savoff ile tanışması, hayatında bir dönüm noktası oldu. Savoff, Rafael de Nogales Mendez’e: “Biliyorsun, Fransızlar ve İngilizler Latin Amerika halklarının düşmanıdır. Asya ve Afrika’nın yoksul halklarını eziyorlar. Onlar için ne diye savaşacaksın? Sana Türk ordusunda savaşmak yakışır; onlar senin kardeşlerindir” dedi. Kudüslü bir Müslüman, Nogales’e şöyle demişti:
“Sen bir Müslüman gibi hareket ediyorsun. Bu senin köklerinden geliyor; Endülüs’ten, Gırnata’dan, Kurtuba’dan geliyor.” 1915 yılının Ocak ayında İstanbul'a gelen Nogales, dönemin en önemli askeri şahsiyetlerinden, Liman Von Sanders, Von Bronsart ve Enver Paşa tarafından çok iyi karşılandı. Bu ilk gelişinde üç hafta kadar bir süre İstanbul'da kalan Nogales, aynı yılın Şubat ayı başında III. Ordu emrine atandı ve 12 Şubat 1915 günü Haydarpaşa garından hareketle ülkemizde ilk görev yeri olacak olan Doğu Cephesi'ne doğru yola çıktı. Görevini başarıyla ifa eden Nogales, burada Ermeni çetelerini bozguna uğrattı. Nogales, bir müddet sonra hastalığı sebebi ile savaştan ayrılmak istediğini söylemesine rağmen, Enver Paşa'nın:
"Siz ordumuza kabul edilen biricik tarafsız subaysınız. Bunun sonucu olarak, bu milletin bir misafirisiniz. Ne için bizi bırakmak istiyorsunuz? Sizden rica ediyorum, savaşın sonuna kadar bizi bırakmayın" sözleri üzerine orduda kaldı. Osmanlı Ordusu'nda görev yaparken Türkçe de öğrenen Nogales, doğal olarak Türk askerini yakından tanıma fırsatı bulur.
13 Şubat 1915’te saat 8.00’de Haydarpaşa’dan ilk trenle hareket edip, Afyonkarahisar, Niğde, Konya, Kayseri, Sivas, Erzincan ve Erzurum üzerinden Nisan 1915’te Van’a ulaştı. Van Valisi Cevdet Bey’in emri altındaki Van Seyyar Jandarma Tümeni Komutanlığı’na atandı. 25 Nisan-12 Mayıs 1915’te Van Kalesi’nden kuşatmayı yönetti. Doğu Cephesi’nde görev yaptığı sırada Osmanlı vatandaşı Ermenilerin ihanetlerini ve gerek orduya gerekse sivil halka verdikleri zararları yakından görmüştür. Başkaldıran 30 bin kişilik Ermeni kuvvetleri komutanı Aram Manukyan'ı, 12 bin Türk askeri büyük bir bozguna uğratmıştır.
Türkiye-İran hududundaki Kotür Dağı mevkiinde iki Rus birliğini durdurması da unutulmaz bir başarıdır. İmparatorluğun son dönemlerine tanık olan Nogales'in anlatılarından, katıldığı çarpışmalarda kendini bir Türk gibi gördüğü ve özveriyle görev yaptığı anılmaya değerdir. Kafkas Cephesi’nden sonra, Irak, Suriye-Filistin Cepheleri’ne geçen Nogales, “Şark’ın ilk askeri ve centilmeni hiçbir şüphe yok ki Türkler’dir” deme itinasını gösterir.
Osmanlı Ordusu'nun Arap bölgesinde çekilişini hüzünlü bir şekilde “Osmanlı Ordusu’nda Dört Yıl” adındaki kitabında şöyle anlatmıştır: “Bu çöl çocukları arasında, alnımın üzerinde bir hilalle oturuyordum. Yaşamın ilginç tesadüfleri sonucunda Mısır Sinası’nda Osmanlılar’ın son sancaktarı ve halifenin temsilcisi olmuştum.” Yani Türklüğü benimseyişi yukarıdaki satırlarda apaçık görülen yazar, bu satırlarda sözünü ettiği son birlik kendi komutasında Sina bölgesini terk ederken, topraklarını kaybeden bir vatan evladı gibi üzülmüştür.
1919 yılında, “Orduyu Hümayun’da göstermiş olduğu hidemat-ı mühimme ve fedakaranesinden dolayı, beyan-ı teşekkürle” takdir edilmiştir. Hilalin altında savaşmayı öyle benimsemişti ki, Osmanlı Ordusu’nun mağlubiyetini ömrünün sonuna kadar hazmedemedi. Ölümünden kısa bir süre önce bir dostuna yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Bir gün İslâm Âlemi uyanacak ve bütün kolonyalist güçleri topraklarından sürecek!” 10 Temmuz 1937 yılında Panama’da vefat etmiştir. (Necati Aydın-Önce Vatan-2023)
Bütün dünya milletlerine ve devletlerine barış içeresinde huzurlu bir yaşam dilerim.