24 Temmuz 2020 Cuma günü milletçe hatta bütün İslam âlemi olarak hep birlikte tarihî bir gün yaşadık. İstanbul’un fatihinin kendi kılıç hakkı olarak 29 Mayıs 1453 günü camiye çevirdiği ve Kıyamet’e kadar cami olarak kalmasını vasiyet ettiği Ayasofya’nın 86 yıllık bir aradan sonra tekrar camiye çevrildiği kutlu bir günü idrak ettik. 86 yıldır nice şairin, yazarın, mütefekkir ve münevverin, nice siyaset erbabının çok istemelerine rağmen içlerinde bir ukde kalmış olarak vefat ettiği bu bahtiyarlığı bizlere yaşattığı için Cenab-ı Mevlâ’ya şükürler olsun. Yazılarıyla, şiirleriyle, konferanslarıyla ve siyasi çabalarıyla bu yolda mesai harcamış bütün bu Ayasofya aşıklarının da ruhları şad olsun.

ZAMANIN RUHU UYGUNDU

Nasıl ki I. Dünya Savaşı’nda mağlup devletler safında yer almış Osmanlı İmparatorluğu topraklarında kurulmuş genç Cumhuriyet’e, o devrin galip ve güçlü devletlerince dayatılanların bir bir uygulatılması, o zamanın ruhuna uygun idiyse Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesi için de bu zamanın ruhu o kadar uygundu.

Nitekim o devrin yöneticileri, içlerinden rızaları olmasa bile saltanatı ilga ettiler, halifeliği kaldırdılar, Osmanlı Hanedan ailesini toptan ve külliyen sınır dışı ettiler, Ayasofya dâhil kiliseden asırlarca önce camiye çevrilmiş pek çok mabedi müze yaptılar. Oysa Mustafa Kemal Paşa Meclis kürsüsünden, Padişah’ın ve Halife’nin emrinde olduğunu, elimizde olmasında sayısız faydalarının bulunduğu Halifeliğin kesinlikle kaldırılmaması gerektiğini haykıran çok sayıda konuşma yapmıştı. Bunların tamamı Meclis zabıtlarında mevcuttur.

O sebeple Cumhuriyet’in kurucu kadrosu ve onların kararları ile şu andaki yöneticilerimizin bir bilek güreşine girdikleri algısının oluşturulmasına bir tarihçi olarak şiddetle karşı çıkıyorum. Çünkü geçmişte yaşanan bütün olayalar, vuku bulduğu zamanın şartlarıyla birlikte değerlendirilir. Bu hassasiyete dikkat etmez ve tarihî olayları devrinin bağlamından koparıp yaşadığımız ana olduğu gibi getirir koyarsanız yapacağınız değerlendirmeler sizi çok yanlış sonuçlara götürür. Ayrıca hiçbir devlet adamının aldığı kararlar ve yürüttüğü uygulamalar Kur’ân-ı Kerîm ayeti değildir. Şartların gerektirmesi durumunda başka yöneticiler tarafından alınan mukabil kararlarla değiştirilebilir. Konuyu başka mecralara çekmenin hiç kimseye bir faydası yoktur.

BAŞIMIZA TAŞ YAĞMADI

Ayasofya müzeye çevrildiğinde, 29 Ekim 1923’ten itibaren kurulan hükûmetlerden 7’ncisi iş başındaydı. Başbakan İsmet İnönü idi. Bu kararın değiştirilmesi ile ilgili ilk talepler, CHP’nin tek parti olarak iktidarda olduğu dönemin bitip merhum Adnan Menderes’in 1950’de 19’uncu Cumhuriyet hükûmetini kurmasından sonra başladı. Ancak her nedense aradan geçen 70 sene ve çeşitli başbakanların başında olduğu hükûmetler bu işi başaramadılar. Ayasofya’yı 86 yıl 6 ay ve 1 haftalık bir kesintinin ardından camiye çevirmek, başında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bulunduğu 66’ıncı Hükûmet’e nasip oldu. Şu ayrıntıyı da kaydedelim ki şu andaki hükûmet AK Parti iktidarının dokuzuncu, Erdoğan’ın başında bulunduğu dördüncü hükûmettir.

İşte bu rakamsal gerçeklerin ifade ettiği sütre gerisindeki anlamdan dolayı olsa gerek, pek çok kişinin kafasında bu işin öyle kolay bir iş olmadığı, teşebbüs edildiği takdirde zinde güçler ve güçlü Hristiyan ülkeler tarafından başımıza bin türlü gailenin açılacağı fikri hâkimdi.

Ancak dedik ya Ayasofya için aslına dönüş zamanı, bu zamandı. Türkiye’nin Erdoğan liderliğindeki son 18 yılı eski zamanlara göre çok farklı geçmişti. Gerçi hızımızı azaltmak, yükselişimizi engellemek, ilerleyişimize köstek vurmak için şeytanın aklına gelmeyecek tezgahlar kuruldu. Bunları uzun uzun saymayacağım. Hep beraber yaşadık, gördük. Son darbenin üzerinden 36 yıl geçmişken ve biz bundan sonra katiyen olmaz diye düşünürken kanlı ancak başarısız bir darbe girişimi bile gerçekleştirildi. Çok şükür bütün bu engeller birer birer aşıldı.

Ayasofya’ya dönecek olursak 70 yıldır başarılamayan bu önemli icraat için zamanın ruhu son derece uygundu. Şartlar incelendiğinde o endişe edilen muhtemel uluslararası tepki son derece cılız kalacağı anlaşılıyordu. Elhamdülillah öyle de oldu.

CILIZ SESLER

İlk cılız ses Papa Francis’ten geldi. 12 Temmuz 2020 günü St. Peter Meydanı’nda Pazar ayininde yaptığı konuşmada, “Düşüncelerim İstanbul’a gidiyor. Ayasofya’yı düşünüyorum ve çok acı çekiyorum.” ifadelerini kullandı. 1,8 milyar üyesi olduğu söylenen Katolik Kilisesi’nin ruhanî liderine, böyle kışkırtıcı bir ifade kullanmak hiç yakışmadı. 567 yıl önce cami yapılan bir Ortodoks kilisesi için sanki şu anda faal bir kilise camiye çevrilmiş gibi konuşmak bir din adamının değil olsa olsa tribünlere oynayan siyasetçilerin işi olsa gerektir.

Diğer bir muhalif konuşma Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis tarafından yapıldı. Yunan Başbakan konuşmasını yapmak için aslında çok geç kalmıştı. O televizyonda “Bugün İstanbul’da gerçekleşen şey güç değil, zayıflık göstergesidir. Türkiye’nin Ayasofya’yı yeniden cami yapmasına uluslararası tepki verilmesi gerekir.” derken Ayasofya Camii ve çevresinde 350 bin kişinin katılımıyla Cuma namazı kılınıyordu. Ve tam da onun dediği gibi Batı’ya karşı güç gösterisi yapılıyordu.

Bu gibi konuşmaları, söz konusu kişilerin muhatabı oldukları topluluklara karşı yapmaya mecbur ve mahkûm olduğu konuşmalar olarak değerlendirmek ve üzerinde hiç durmamak gerekir.

LİDERLERİN HEPSİ ORADA OLMALIYDI

Bütün siyasi parti liderlerimizin 24 Temmuz günü kılınan ilk Cuma namazında orada olmalarını şahsen arzu ederdim. Bu bütün dünyaya böyle millî bir meselede nasıl bir ve beraber olduğumuzun mesajını çok güçlü bir şekilde verirdi. Ama tabii önce bu meselenin “millî” bir mesele olarak kafalarda kabul edilmesi gerekirdi. Yoksa “Siyasi rakibime puan kazandıracak bir aktiviteye neden katılayım?” sığlığında kalınması kaçınılmaz olurdu.

Bakın Ayasofya konusu bana göre neden “millî” bir meseledir izah edeyim.

Geçmişi değiştiremeyiz. Sadece kabullenebiliriz. 1912-13 Balkan Harbi’nde Avrupa’daki topraklarımızı zaten kaybetmiştik. I. Dünya Savaşı’nda da mağlup devletler safında yer aldık. Daha 1914’de harbe girer girmez İngiltere Afrika’daki topraklarımız Mısır ve Sudan’ı, ayrıca Kıbrıs’ı ilhak etti. 1918’de savaş bittiğinde imparatorluğumuz başkenti dâhil işgal edildi. Şu anda Irak, Suriye, Lübnan, İsrail, Ürdün, Yemen ve Suudi Arabistan devletlerinin bulunduğu topraklar elimizden gitti. Diz çöktürülen Osmanlı İmparatorluğu’nun kalan toprakları üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne de büyük dayatmalar yapıldı. Bunlardan biri de İstanbul’un fethinin sembolü, 481 yıldır cami olan Ayasofya’nın, vakfiyesindeki kesin ifadelere rağmen ibadete kapatılmasıydı. Bu aba altından gösterilen daimî bir sopa, “Sen gerçek manada bağımsız değilsin! Kendi toprakların üzerindeki bir cami konusunda bile tasarrufta bulunamazsın!” gizli söyleminin tecessüm etmiş hâliydi. “Hayır öyle değildi!” diyenlere sadece “Kendinizi kandırmayın, gerçek olduğunu bildiğiniz bir durumu kafanızda makul hâle getirmeye boşuna çalışmayın!” derim.

ORADA KOCA BİR TARİH YATIYOR

Ayasofya’nın ifade ettiği mana için kilise, müze ve cami sözleri kâfi gelmez. O camiden de ötedir. Camiye çevrilmesiyle sadece bir mekân Müslümanların ibadetine açılmış değildir. Orası Fatih’in, Yavuz’un, Kanuni’nin, Sultan IV. Murad’ın, Sultan II. Mahmud’un, Sultan Abdülmecid’in, Sultan II. Abdülhamid’in velhasıl 36 Osmanlı padişahından 30’unun alnını secdeye koyduğu yerdir. Orası sana yasaklanınca tarihinden koparılmıştın. Aşağılanmıştın. “Ama kilise yapılmadı ki…” deme bana. Böyle bir cevap çok abes olur.

İşte şimdi uygun konjonktür yakalanmış, 86 yıldır sineye çekilen acziyetten kurtulunmuş, bütün dünyaya “Ben topraklarım üzerinde hükümranım!” mesajı çok güçlü olarak verilmiştir. Bu mesaj öyle güçlüdür ki bir anda 1299’a hatta 1071’e uzanmış, bu topraklarda bulunduğumuz bin yıllık tarihin tamamına sahip çıktığımızı haykırmışızdır. O bakımdan Ayasofya millî üstü millî bir meseledir.

KİMLER KATILDI?

24 Temmuz’daki tarihî Cuma namazına siyasi liderlerden Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Mustafa Destici ve Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Dr. Fatih Erbakan’ın yanı sıra 1993-1996 tarihleri arasında kurulan 50., 51. ve 52. Hükûmetlerde başbakanlık yapan Prof.Dr. Tansu Çiller de katıldı. Çiller, “Bu heyecan, bugün bir vuslat günü olarak ortaya çıkıyor. Tabii ben bunun ne kadar güç olduğunu bilen bir geçmişten geliyorum. Çok büyük bir dirayet ve cesaret isteyen bir şeydir. Dolayısıyla bunu başaran bütün arkadaşlarımı canı gönülden kutlamak istiyorum. Başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere bütün buna emeği geçenleri ayrı ayrı, teker teker kutlamak isterim.” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi cephesinden ise 16 sene milletvekilliği yapmış, cumhurbaşkanı adayı olarak 2018 seçimlerinde milletimizden %30,6 oy almış bir siyasetçimiz olan Muharrem İnce’nin cami içerisinde ön safa davet edilmiş olmasına rağmen meydanda halkın arasında bu kutlu güne iştirak etmesini çok değerli buluyorum.

Ordumuzun en tepesindeki komutanlar Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ümit Dündar, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Küçükakyüz, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Adnan Özbal ile 1. Ordu Komutanı Orgeneral Musa Avsever’in tam kadro olarak bu anlamlı Cuma namazına katılması da dikkatlerden kaçmadı.

Geçen yazımda da ifade ettiğim gibi mübarek Ayasofya Camii’nin aslına döndürülmesi gibi kutlu bir hadise, ayrıştırma aracı değil insanlarımızı kaynaştırma aracı olmalıdır. Bu amacı sekteye uğratacak iğnelemelerden, laf sokmalardan şiddetle kaçınılmalı, böylesi derin manalara sahip bir hadise futbol maçı derekesine düşürülmemelidir. Fetih günü Ayasofya’ya sığınmış on binlerce Bizanslıyı, beklentilerinin tersine öldürmek yerine merhamet ve adalet kanatlarının altına alan büyük Fatih’in ruhunun işte o zaman şad olacağına inanıyorum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.