Son günlerde Türkiye’de zorunlu aşı uygulamalarıyla ilgili çeşitli iddialar ve söylemler gündeme gelmektedir.
Özellikle çocukların okula devamı ile aşı şartının ilişkilendirilmesi, toplumda ciddi bir hassasiyet oluşturmuştur.

Pandemi sürecinde yaşananlar hâlâ hafızalardadır. COVID-19 döneminde uygulanan aşılar, birçok insan için bir umut olmuş,
birçok insan için ise soru işaretleri doğurmuştur. Yan etkilerle ilgili tartışmalar, bilimsel açıklamalar ve bireysel deneyimler
toplumun hafızasında yer etmiştir. Bu nedenle “zorunluluk” kelimesi, özellikle sağlık söz konusu olduğunda, vatandaşın vicdanında ağır bir karşılık bulmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Vatandaş ile devlet arasındaki bağ, güven üzerine kuruludur.
Milletvekilleri, milletin temsilcileridir; seçilmiş olmaları onlara yetki verir ancak bu yetki, milletin iradesini gözetme sorumluluğunu da beraberinde getirir.

Hiçbir makam, millete rağmen karar alma gücüne sahip değildir. O koltuklar bir ayrıcalık değil, bir emanettir.
Zorlama ile vatandaş yönetilmez; vatandaş köle değildir. Devletin asli görevi, milleti baskı altına almak değil,
milletin hak ve özgürlüklerini korumaktır.

Sağlık gibi bireyin bedeni üzerinde doğrudan etkisi olan konularda, toplumun endişelerini dikkate almak son derece önemlidir.
Aşı konusu sadece tıbbi değil; aynı zamanda etik, hukuki ve sosyal boyutları olan bir meseledir.
Bu nedenle karar mekanizmalarında şeffaflık, bilimsel açıklık ve toplumsal güven esas olmalıdır.

Toplumda güven duygusu zedelenirse, en doğru uygulama bile tartışmalı hale gelir.
Sağlık politikaları, dayatma ile değil; güven ve ortak akılla yürütülmelidir.
Güçlü toplumlar, zorlamayla değil; güvenle ayakta kalır.