29 Ekim 2025 Çarşamba günü Türkiye Cumhuriyeti’nin 102. kuruluş yıldönümü. Mustafa Kemal, cumhuriyet yönetimini yani demokrasinin insanın hür ve bağımsız yaşamasınında ne kadar önemli olduğunu şöyle tanımlıyor:

“Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk; o, on yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır. Çağdaş bir cumhuriyet kurmak demek, milletin insanca yaşamasını bilmesi, insanca yaşamanın neye bağlı olduğunu öğrenmesi demektir.”

Mustafa Kemal, Cumhuriyet'e dair düşüncelerini yakın çevresine ilk kez, "Cumhuriyet" kelimesini de kullanarak, 20 Temmuz 1919 tarihinde Erzurum'da açıkladı. Bu tarihte Erzurum Kongresi ile Millî Mücadele'ye katılan, Türk devlet adamı ve Vali Mahzar Müfit Kansu'nun hükümet şeklinin ne olacağını sorması üzerine Mustafa Kemal Paşa: "Açıkça söyleyeyim. Şekli hükümet zamanı gelince, Cumhuriyet olacaktır." yanıtını verdi.

Mustafa Kemal’in “Cumhuriyeti” neden 29 Ekim tarihinde ilan etti. Binlerce kişi bunu çok merak etmekteydi. İşte cevabı!

Mustafa Kemal cumhuriyeti bu tarihte ilan etmesinin nedenini 1925 yılında Cumhuriyet Bayramı kutlamaları esnasında Ankara'da 10 gün boyunca misafir ettiği Fahrettin Altay Paşa'ya açıklamıştır. Fahrettin Altay, 9 Eylül'de İzmir'e giren süvari kolordusu komutanıydı. Zira tarihte birçok şahsiyet, eylemlerine anlam katarak iz bırakmak istemişlerdir. Atatürk'ün yaptığı da buydu. Milattan önce 1200'lerde Yunanlıları birleştiren Kral Agamemnon, gözünü Ege'nin doğusundaki en zengin ve stratejik kent olan Truva'ya dikmişti. Agamemnon, Çanakkale'nin karşısındaki Limni Adası'nda bekleyen yüzlerce gemiyle Anadolu'ya, Truva'ya saldırdı. 9 yıl süren bir kuşatmadan sonra Yunanlılar, at hilesiyle girdikleri kenti ateşe verdi, tüm halkını katletti. Agamemnon, bugün Batı dünyasında kahraman olarak lanse edilir. Öyle ki, İngilizler 1. Dünya Savaşı'nda Çanakkale Boğazı'nı geçmek isterken, gemilerinden birinin adını Agamemnon koymuştu. Ancak Osmanlı ordusu, azmiyle "Çanakkale geçilmez" dedirtmiş, 12 isabet alan Agamemnon, bu kez Çanakkale'ye çıkamamıştı.

Ne var ki 30 Ekim 1918'de 1. Dünya Savaşı'nı kaybeden Osmanlı Devleti, Limni Adası'ndaki Mondros limanında demirli Agamemnon zırhlısında, istila devletleriyle mütareke imzalamak zorunda kaldı. İngiliz Kraliyet Donanması'nın gösterişli Kraliçe Elizabeth gemisi varken, Agamemnon gibi vasat bir savaş gemisini seçmesi, elbette Anadolu'ya bir mesajdı: Truva'yı işgal ettiğimiz gibi, Çanakkale'nin de öcünü aldık! Ancak mütarekeden yalnızca 5 yıl sonra, Anadolu'da yakılan özgürlük ateşi, işgalci Batılı güçleri yendi ve 29 Ekim 1923'te Türkiye Büyük Millet Meclisi, devletin yönetim biçiminin cumhuriyet olduğunu tüm dünyaya ilan etti. Devletin adı da, "Türkiye Cumhuriyeti" olarak kabul edildi. Yavuz (Goeben) ve Midilli (Breslau) ile birlikte 11 parçadan oluşan Amiral Suşon komutasındaki Türk donanması, 27 Ekim sabahı Karadeniz’e açıldı ve 29 Ekim sabahı Rusya’nın Odessa, Sivastopol ve Novrosiski limanlarını bombardımana tuttu. Böylece Osmanlı Devleti, 29 Ekim 1914’te fiilen Birinci Dünya Savaşı’na girmiş oldu.

Cumhuriyetin ilanından 2 yıl sonra, Ekim 1925’te Çankaya’da Atatürk’ün misafiri olan Fahrettin Altay Paşa, o gün Atatürk'le yaşadığı diyaloğu anılarında şöyle paylaşmıştır:

Cumhuriyetin ilanından epey bir süre geçmişti. Ben de hep neden 29 Ekim diye kendi kendime sormuşumdur. Bir gün Çankaya’da sofra dağıldıktan sonra:

“Paşam benim dikkatimi çekmiştir. Hep düşündüm. 30 Ekim 1918 günü mütareke ilan edildi. Adana’daki karargâhınızdan Başkent’e (İstanbul’a) verdiğiniz şifreyi hatırlıyorum. Şimdi aradan zaman geçti, Cumhuriyet’imizin ilanının 29 Ekim gecesine gelmesi acaba bir tesadüf müdür? Üç gün evvel, beş gün sonra da olabilirdi’ diye sordum.” Atatürk'ün Fahrettin Altay'a yanıtı şöyle olmuştur:

“Mütarekenin ilk günlerini hatırlarsın. Saray ve hükümet teslimiyeti kabul etmişti. Hükümet sarayın, saray da İtilaf Devletleri’nin elinin altına girmişti. Saray bu halinden memnundu. Fakat, ben bunu kabul edemezdim. Buna karşı koymakla bir çıkış yolunu temin ederek, bu mazlum milleti tarih sahnesinden silmek, ortadan kaldırmak isteyenlere karşı harekete geçmek için kendimi vazifeli saymıştım. Dünyada tek başımıza idik, fakat benim inandığım ideale benimle beraber olanlar da bağlandılar ve netice hasıl oldu.

Mütareke 30 Ekim 1918’de imzalanmıştı. Vatan parçalanmış, istilaya uğramıştı. Peki, 30 Ekim 1918’den bizim İzmir’e girdiğimiz tarih olan 9 Eylül 1922’ye kadar kaç yıl geçti? Dört yıl. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyeti ilan ettik. İşte beş yıla sığdırdığımız büyük inkılap, bizim yaşadığımız şartlara duçar olmuş, hangi milletin tarihinde vardır? Bu mazlum millet kendisinin hakkı olan yere ulaşmıştır, çektiğimiz acıların, sıkıntıların en büyük mükafatı işte budur. Bütün dünya bunu görmüştür. Daha da görecekleri vardır.

Beni en çok mesut eden hadise, bu mazlum milletin hak ettiği bu yere gelmesidir. Sen benim 30 Ekim 1918 sonrası günlerdeki çektiğim azabı bilirsin. Yanımdaydın. Mondros 30 Ekim’dir. Cumhuriyet 29 Ekim. İşte bu da bir milletin, mazlum bir milletin ahıdır. Sanırım ki o zamanki devletler bunu anlamışlardır”.

Atatürk'ün bir an durup, kendisine baktığını ve masaya vurduğu söyleyen Altay, şu sözleri işittiğini anlatır:

“Deyiniz ki, bu tarihten silinmek istenilen bir milletin öcüdür…”

Fahrettin Altay'ın "Ama bundan hiç bahsetmediniz" sözleri üzerine, Atatürk şu ifadeleri kullanır: "Övünmek olur, övünmek benimle beraber mefkureye inananların, milletin, ordunun hakkıdır."