Bir zamanlar Milano’da, Hamburg’da, Paris’te, Londra’da, New York’ta insanlar kafeslere kapatıldı. Demir parmaklıklar ardında, çoğu zaman hayvanlarla yan yana, bazen de hayvanlardan daha perişan bir halde teşhir edildiler. Onları izlemeye gelen kalabalıklar, bilet parasını ödeyip kahkahalarını sergilenen bedenlere fırlattı. Bu insanların çığlıkları, Avrupa’nın o cilalı, “uygar” sokaklarında yankılandı. Fakat kimse duymak istemedi. Kimse görmek istemedi.

Bu yazı, unutturulmaya çalışılan bir utanç tarihinin kapısını aralıyor: “İnsan Bahçeleri” (Human Zoos). Hayvanat bahçelerinin gölgesinde, fakat ondan çok daha karanlık bir düşüncenin ürünü olan bu sergiler, 19. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın ortalarına dek tam yüz yıl boyunca Avrupa ve Amerika’nın en gözde “eğlence” mekânlarıydı.

Büyük Fuarın Ardındaki Kafes

Her şey, sömürgeciliğin zirve yaptığı yıllarda, “insanın insana hükmünün” bilim ve medeniyet adına meşrulaştırıldığı bir çağda başladı. 1870’lerden itibaren başta Fransa, Almanya, İngiltere olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde düzenlenen “sömürge sergileri”, yerli halkları “egzotik” birer obje olarak sergileme fikrini doğurdu. Zamanla bu sergiler öylesine popülerleşti ki, hayvanat bahçelerinin bir bölümü doğrudan “insan teşhirine” ayrıldı.

Zürih, Hamburg, Antwerp, Barcelona, Londra bu şehirlerin neredeyse tamamında, afişlerde şu tür ifadeler yer aldı:

“Gelin görün! Patagonya’nın vahşi yerlileri! Siyah Afrika’nın korkunç savaşçıları! Esmer adaların dans eden cadıları!”

Arkasında ise trajedi yatıyordu. Bu insanlar çoğu zaman zorla, bazen kandırılarak, bazen de açlık ve yoksulluk kıskacında birkaç boncuk ya da ayna karşılığında gemilere doldurulup okyanus aşırı diyarlara taşınıyordu. Yolculuk sırasında ölenler oluyor, sağ kalanlar ise varır varmaz demir kafeslere kapatılıyordu.

Bir Alman misyonerin 1874’te Hamburg’daki bir “insan bahçesi”ni ziyaretinden sonra yazdıkları, içler acısıdır:

“Kafesin içinde dört Nubiyalı kadın vardı. Çıplaktılar. Soğuktan tir tir titriyorlardı. Birinin karnında derin bir yara izi vardı. Etrafındaki çocuklar sopalarla onlara vuruyor, yetişkinler ise gülüyordu. Kadınlardan biri sessizce ağlıyordu. Kimsenin umurunda değildi.”

Bu sadece bir örnekti. Kafeslerin önünde oynanan oyunlar, atılan yumurtalar, uzatılan sopalar, fısıldanan küfürler tüm bunlar, o dönemin “medeni Avrupalısı”nın aynasını tutuyordu yüzüne.

Ota Benga – Kafesteki Kongolu

Bu utanç tarihinin en çarpıcı, en acı ve en unutulmaz simgesi, Ota Benga adındaki genç bir Kongolu erkeğidir. 1904 yılında, Belçika Kralı II. Leopold’un fildişi ve kauçuk hırsıyla kan gölüne çevirdiği Kongo’da, Benga’nın köyü basıldı. Karısı ve çocukları katledildi. Benga, köle tacirlerine yakalandı ve zincire vuruldu.

Bir Amerikalı misyoner, onu esaretten satın alarak önce eğitim verme vaadiyle Amerika’ya, St. Louis’e götürdü. Ancak planlar değişti. 1906’da, New York’un en gözde mekânlarından Bronx Hayvanat Bahçesi’nin direktörü William Hornaday, Ota Benga’yı “sergilemek” için büyük bir fırsat gördü.

Benga, o yılın Eylül ayında, Bronx Hayvanat Bahçesi’ndeki Maymun Evi’ne yerleştirildi. Bir orangutanla birlikte kafese konuldu. Kapının üzerine şu levha asıldı:

“Afrika’nın Pigme Kabilesi’nden Ota Benga. Yaşı yaklaşık 23. Boyu 150 cm. Ağırlığı 47 kg. Sergilendiği Maymun Evi’nde, bu türün diğer örnekleriyle birlikte gösterilmektedir.”

New York’un soylu beyleri, hanımefendileri ve çocukları akın akın geldi. Gazeteler “Maymun Adam” başlıklarıyla manşetleri süsledi. Ota Benga, parmaklıkların ardında sessizce durdu. Bazen yayını gerip dişlerini gösterdi belki bir öfke, belki bir meydan okuma, belki de sadece yabancılara uyum sağlamaya çalışan bir insanın çaresiz taklidi.

Siyahi New Yorklular büyük bir tepki gösterdi. Bir papazın önderliğinde toplanan kalabalık, hayvanat bahçesini protesto etti. Bunun üzerine Benga, bir yetimhaneye yerleştirildi. Ama uyum sağlayamadı. Ne Amerika ona bir yurt oldu, ne de Kongo’ya dönme imkânı tanındı. 20 Mart 1916’da, ödünç aldığı bir tabancayı kalbine dayadı ve ateşledi. Ölmeden önce avcunun içine yazdığı notta şunlar yazılıydı:

“Burada yaşayacak hiçbir şeyim kalmadı.”

Ota Benga’nın kemikleri uzun süre Smithsonian Enstitüsü’nde teşhir edildi. Bilim adına. Medeniyet adına.

Dekor ile Gerçek Arasında

Kongo’da, Benga’nın memleketinde dolaşan bir söz vardır: “Jaa se behn-indeh bun-wehnin…” Anlamı şudur: “Dekor gerçeğe uyum göstermez, gerçeğin de dekora ihtiyacı yoktur.”

Ne kadar derin bir hakikattır bu. Batı, yüzyıllar boyunca kendi vahşetini “medeniyet” dekoruyla örtmeye çalıştı. Sömürgeci seferler “uygarlaştırma misyonu” adını aldı. Köle gemileri “insani yardım” bahanesiyle yola çıktı. İnsan bahçeleri ise “bilimsel merak” ve “eğlence” kisvesine büründü.

Bugün aynı zihniyet, sadece biçim değiştirdi. Amerika’nın, İngiltere’nin ve Avrupa’nın dilinden düşürmediği “barış, özgürlük, demokrasi” sözleri, ne yazık ki çoğu zaman bir dekordan ibaret kalmıştır. Suriye’de, Filistin’de, Afrika’da, Asya’da bombalar yağarken; mülteciler denizlerde boğulurken; sınırlarda insanlar tel örgüler ardında bekletilirken işte o zaman anlıyoruz ki dekor değişmiş, lakin gerçek aynı kalmıştır.

Çağdaş dünyanın “insan bahçeleri” artık demir parmaklıklı değil, görünmez duvarlıdır. Medya, ırkçı söylemler, ekonomik sömürü, askeri müdahaleler… Her biri, bir zamanlar Bronx’taki maymun evinde Ota Benga’ya yapılanın modern versiyonudur.

Bu yazıyı, insanın insana hiçbir canlıya zulmetmediği, egzotik olanın teşhir değil saygı konusu olduğu, her bedenin bir kafese sığmayacak kadar kutsal sayıldığı günlerde buluşmak ümidiyle bitiriyorum.

Fakat o güne dek sorumluluğumuz çok açık: Unutmamak. Hatırlatmak. Ve her “dekor” sözü duyduğumuzda, altında yatan gerçeği sorgulamak.

Ne diyordu Kongolu atalar? “Dekor gerçeğe uyum göstermez.”

O halde bugün hangi dekorların ardına sığınıyoruz? Hangi kafesleri, hangi sözlerle süslüyoruz? Ve hangi çığlıkları duymamak için kulaklarımızı tıkıyoruz?

Tarih, susanların değil, haykıranların yanındadır. Ota Benga haykırdı. Kafesteki her isimsiz ruh haykırdı. Şimdi sıra bizde. İnsan bahçeleri kapansın. Gerçek bahçeler açılsın.