Çağımızın en büyük çelişkisi nedir diye sorulsa, yanıtım tereddütsüz; Toplum içinde yaşayıp toplumdan kopmak olurdu. Bir yanda “biz” olmanın gerektirdiği sorumluluklar, öte yanda “ben” olmanın bitmek bilmeyen arzuları… Modern insan, toplumsal bir varlık olmanın yükünü taşımadan, bireysel menfaatlerin konforuna gömülmeyi seçiyor artık. Ve tam da bu yüzden, toplumlar çürümeye başlıyor.
Yozlaşma, çoğu zaman büyük patlamalarla değil, küçük ihmallerle başlar. Bir kişi, sırf kendi çocuğu sınavı geçsin diye torpil ister. Bir diğeri, komşusunun hakkını hiçe sayarak arsasına el koyar. Bir başkası, sadece kendisi kazanacak diye ortak emeği hiçe sayar. Bu örnekler küçük gibi görünür ama bir toplumun omurgası bu küçük sapmalarla kırılır.
Çünkü bireysel çıkar, sınırını bilmediğinde vicdanı susturur. Önce kendine yalan söylersin, sonra topluma. “Ben almazsam başkası alacak” cümlesi meşrulaştırmanın en kolay yoludur. “Zaten herkes böyle yapıyor” dediğin anda, çürümeyi normalleştirirsin. Oysa bu cümlelerin her biri, kolektif ahlakın, ortak bilincin ve kamu vicdanının altına yerleştirilen birer dinamittir.
Unutmamak gerekir ki, toplum bir sözleşmedir. Açıkça imzalanmasa da hepimizin içten içe kabul ettiği yazısız bir anlaşmadır bu. Bu anlaşmanın en temel maddesi ise şudur: “Ben, senin hakkını koruyacağım ki; sen de benimkini koruyasın.” Ama bireysel çıkarlar bu sözleşmeyi yırtar. İşte o zaman adalet yara alır, güven zedelenir, aidiyet duygusu erir.
Ve yozlaşma başlar.
Yozlaşma sadece ahlaki değil, ekonomik ve siyasal bir çöküşe de zemin hazırlar. Kamu kaynaklarının talan edilmesi, liyakatin yerini sadakatin alması, ortak aklın yerine çıkar odaklarının geçmesi… Bunların hepsi, bireysel çıkarların toplumun önüne geçmesinin sonuçlarıdır. Kimi zaman bir koltuk için, kimi zaman üç kuruşluk bir ihaleye göz dikildiği için, toplumun temelleri çatırdar.
Peki, bu gidişatı tersine çevirmek mümkün mü? Elbette mümkün. Ama bunun için önce şu soruyu kendimize dürüstçe sormalıyız: “Ben toplumun yükünü taşıyor muyum, yoksa sadece nimetlerinden mi faydalanıyorum?”
Gerçek bir topluluk olmak, sadece aynı bayrağı taşımakla, aynı dili konuşmakla, aynı vergiyi vermekle olmaz. Gerçek topluluk, ortak acıyı paylaşmakla, ortak sevinci çoğaltmakla, ortak yükü birlikte omuzlamakla mümkündür. “Ben değil, biz” demeyi başardığımızda, işte o zaman dönüşüm başlar.
Bu yüzden bireysel çıkarları törpülemek, bir erdem meselesi değil, bir hayatta kalma meselesidir. Çünkü bir gün gelir, herkes sadece kendisini düşündüğünde; artık kimse kalmaz ki seni düşünsün.
Unutmayalım: Toplum, yalnızca birlikte yaşadığımız kalabalık değil; birlikte taşıdığımız bir sorumluluktur. Ve bu sorumluluğu paylaşmazsak, bir gün altımızdan kayıp giden o değerlerin enkazında yalnız kalırız.