Altına Dönüştürdüklerimizin İhaneti

İnsanın en büyük sınavlarından biri, sadakatini kaybeden dostluklarla yüzleşmektir. Yıllarca omuz omuza yürüdüğün, sıkıntısında yanında durduğun, düşerken elinden tuttuğun kişiler vardır. Onları toplum dışladığında, “çöp” muamelesi gördüklerinde, sen onların yalnızca parıltısını değil, özdeki kıymetini görürsün. Kendi onurunla, kendi vicdanınla o değeri yeniden açığa çıkarmaya çalışırsın. Fakat ne acıdır ki insanlık tarihinde en sık tekrar eden gerçek şudur: İyileştirdiğin, ayağa kaldırdığın, kendine güvenini geri kazandırdığın kişiler; güçlerini yeniden topladıklarında ilk unuttukları, onları en zor anlarında ayakta tutan ellerdir.

Nankörlük bireysel bir kusur olmanın ötesinde, toplumsal hafızanın ve insan ilişkilerinin en acımasız gerçeklerinden biridir. İnsanı yaralayan şey çoğu zaman düşmek değil; düştüğünde yanında sandığın kişilerin sessizliği, kurtulduğunda ise minneti unutuşudur. Çünkü çıkar ilişkileri, menfaat dengeleri ve geçici ihtiyaçlar; sadakatin, vefanın ve dostluğun önüne konur. Bugün toplumun içinde dolaşan en görünmez virüslerden biri, işte bu değersizleştirme mekanizmasıdır.

Toplumsal devşirme tam da burada devreye girer: İnsanlar bir gün omuz omuza oldukları kişiyi ertesi gün görmezden gelir, hatta ona sırt çevirir. Çünkü güç kimdeyse, hatıralar ona göre yeniden yazılır. Bir zamanlar “iyi dost” diye adlandırılan kişi, işlevi kalmadığında ya da kendi ayakta durduğunda, kolayca unutulur. Bu unutkanlığın ardında bilinçli bir ihanet kadar, toplumsal dezenformasyon da vardır. İnsanların zihinlerinde çarpıtılmış hikâyeler dolaşır; gerçekte yaşanan fedakârlıklar, hatırlanmaz ya da küçümsenir.

Güven ise bu tablonun en kırılgan boyutudur. Bir kez sarsıldığında kolay kolay eski haline dönmez. Oysa güven dediğimiz şey, dostluğun en temel sütunudur. Onun kırılması, yalnızca bireyler arasındaki bağı değil, toplumun ortak vicdanını da zedeler. İşte bu yüzden bugün artık “dostluk bitti” deniyorsa, bu sadece kişisel bir hayal kırıklığı değil, çağımızın ruhsal ikliminin bir sonucudur.

Peki ne yapmalı? İyilikten vaz mı geçmeli, insanlara yardım etmekten geri mi durmalı? Hayır. Ama her iyiliğin sınırını, her fedakârlığın bedelini bilmek gerekir. Çünkü herkes kurtarılmayı hak etmez. Bazen birini kurtarmaya çalışırken, aslında kendi değerini tüketirsin. İnsan kendi emeğini, kendi vicdanını korumak için seçici olmalı; iyiliği hak edenle, sadece fayda görmek için yanında duranları ayırt edebilmelidir.

Gerçek dostluk, sürekli parlatılmaya muhtaç bir metal değildir; birbirini koşulsuz kabul eden bir ışık oyunudur. Onu bulmak zor olabilir ama mümkündür. Bu nedenle, unutkanlık ve nankörlükle yüzleştiğinde bile iyilikten vazgeçme. Ancak unutma: Seni unutanları hayatında tutmak zorunda değilsin. Çünkü bazen dostluk dediğin şey, yanlış insanları elinde tutmayı bıraktığın anda yeniden doğar.

Ve belki de son söz şu olabilir: İnsanlara güvenmeyi bırakma, ama kör teslimiyet gösterme. Dostluğu kutsal kıl, sadakati şart koş. Çünkü bazı insanlar gerçekten altındır. Onları sen parlatmış olabilirsin, ama unutma: o parıltının kaynağı önce senin kalbindi. Kim unuttuysa, aslında kendi karanlığında kaybolmuştur. Sen ise değerini bilenlerle yoluna devam edebilirsin.