Efendim… Toroslarda 15 gün gezdim tozdum, dağlarla olan kardeşliğimi pekiştirdim. Vee… dönüp dolaşıp ‘evim evim güzel evim’ mırıltılarıyla kürkçü dükkanıma döndüm.

Uçağa binerken Akdeniz de hava denize girilecek kadar güneşli iken, maşallah Marmara Bölgesi civarında gri bulutların 50 tonuna girdik. Fırtına uçağı beşik gibi sallarken görünmez bir el kaldırıp fırlatacak sandım. Sanki ‘Uçak Kazası Raporu’ dizisinde simülatör kabinindeyiz. Ancak ciyak ciyak ağlayanlar bayılanlar…

Eğer bu hal tatbikat olsaydı yine sınıfta kalmıştık . Depremde panikle atlayan tipler uçaktan atlayamayacaktı ve ses tonunu ayarlayamadılar. Kardeşim bağırsan da sessiz de kalsan hepimiz kaderimizi yaşamayacak mıyız?

Uçak havada şakkudu şukkudu oynadıktan sonra inişe karar verdi. Ancak iki kere pisti tırıs geçti. Pist üzerinde canımın içi kuşlar uçmak istemişler. Motora yüklenen kadın pilot bastı gaza… kanadın yanında oturuyorum. Aşağı inerken ani kararla yukarı zorlanan zavallı motor çekemediği garip zorlama sesleri çıkmaya başladı.

Hobaa… bu kez ağlamalar ayyuka iyice sinirimi bozdu. Ne yalan söyleyeyim yanımda korkudan ağlayan kadını teskin edeceğim derken ben de hop oturup hop kalktım. Güzel gözlü Karslı kadın eşinin sarılmasıyla da iyice şımarıp saldı kendini. İyice geldiler bana, gönül bi tane patlat kendine gelsin diyor. Sanki bir tek o ölecek…

Neyse maceralı bir yolculuktan sonra indik. Yüksek perde ağlayanlar bu kez avuçları kızarıncaya kadar dakikalarca pilotu alkışladılar. Yukarıdaki unutuldu. Yakarıcı mırmır dualara inince gerek kalmadı.

Nihayet dışarı çıkıp açık havaya kavuştum. Yukarıda kendini gösteren kötü hava muhalefeti yerde de yağmur ve rüzgarla devam etti. Artık havaalanı servisini kullanmıyorum. Çünkü trafikte saatlerce kalmak yetmediği gibi, Anadolu da hemen hemen tüm havaalanlarındaki yolcu transport servisleri basın kartıma ücret almazken, gözü dönmüş İstanbul esnafı bu konuyu da helal olsun çözdü; Basın masın yok kardeşim sen bas parayı!

Peki Allah razı olsun… Biniyorum metroya iniyorum Kadıköy. Geçiyorum Beşiktaş. Ohh İstanbul’da trafik mi var?

Vapurdayım seyyar müzisyen kemanını aldı, tam başlayacak ki tangır tungur bir sesle herkes ayağa kalktı.

Allahım ne olaylı bir dönüş. Bu kez ne var?

Ses merdivenden geldi. O tarafa baktığımda içim cız etti. Sarışın beyaz tenli, renkli gözleri karşıya kilitlenmiş bir genç dünya güzeli… patır patır düşüyor. Londra da köprü altında gördüğüm bağımlı gençler gibi hali. Omuzuna asılı pateni şapkası takıları bol kot pantolonu ile hali yine bize has ilgimizle ‘vah vah’ lara sebep oldu. Müzisyen çalamadı. Vapur görevlileri bi tık hali daha iyi olan arkadaşı ile iletişim kurdular çocuk ne içtiyse bir oraya bir buraya düşüyor. Bir anne olarak çok üzüldüm. Anası onu nasıl doğurdu besledi hikayesi ne diye düşüne düşüne eve geldim.

Niçin bu çocuklar bu uyuşturucu maddelere sardılar ?

Çok ama çok kriterler var. Dünyanın hali hal değil. Ne gelecek ne mutlu olacakları hal var. Güvenleri ise sıfır. Doğa bile deprem sel yangınlarla bizi terk ederken …

Herkes kendi gemisini kurtarma peşinde. Corana ise bunu çok hızlandırdı.

Uyuşturucu maddeler tüm dünyada ağlarını örerken yakın bir tarihte duyduğum haber geldi aklıma…

Yazıklar olsun…

‘Diyarbakır’da uyuşturucu baronları, rüşvet verdikleri jandarmaya, tarla görürseniz başınızı çevirin’ demiş.

Bunların vicdanları, sevdikleri çocukları yok mu Allahım?

Serseri mayınlar gibi ortalara saçılan bebelere yaptıklarının cezasını hiç ödemeyecekler mi sanıyorlar?