- Yazarı tanıyan, eserini daha iyi anlar.
- Kâinatı / Evreni tanımak Allah’ı tanımaktan geçer.
- Allah’ı tanımak da, Kâinatı tanımaktan geçer.
- Her varlığın cephesinde, en parlak sikke, onun canlı olma keyfiyetidir.
- Can veya ruh, canlının neresinde? Bedenin her yerinde. Veya hiçbir yerinde. Aslında can,
bedende değil. Bedenden münezzeh; onunla alâkasız bir şekilde bedenda tecelli edip
kendini gösteriyor! Nitekim, herhangi bir uzvu kesilen canlının, canında bir eksilme oluyor
mu? Tabii ki hayır. Öyle bir meçhul ki, sanki anlaşılması, anlaşılmamasına bağlı!
- “Bir Beyin hücresinin benzeri, Samanyolu’nun aynısı.”
- Güneş bir ama, tecellileri sonsuz. Ağaç bir ama, meyveleri sayısız. Hepsi aynı ağacı gösteriyor.
- Güneşin akis ve yansımaları güneşten, ama hiçbiri güneş değil.
- Her şey ve hepimiz Allah değiliz, ama Allah’tanız.
- İnsanın, dünya ve kâinat ile alâkası var. Hava, su ve gıdaları kâinatta. İnsan ile ihtiyaçları
arasında münasebet var. İnsan ile ihtiyaçlarını yaratan bir değilse, aralarında uyum olamıyacağı
için, hayat da olmazdı!
- Bir şeyden herşey, her şeyden bir şey yaratılmakta.
- Emin olduğun zaman kork! Çünkü, emîn olmak gafleti doğurur. Dikkatsizliğe sebep olur.
Geçici şüpheden sonra emîn olmak ise, rahatlığa yol açar.
- Bazı şeylerin varlığını biliyor, fakat mahiyetlerine yol bulamıyoruz.
- “Üzümün lezzeti, kuru çubuğunda aranmaz.”
- Tamamım diyen, eksikliğinden habersizdir.
- “Vücûdunu, mûcidine feda et.”
- Evlâd için babanın varlığı, verdiğinden çok daha sevgilidir.
- Yaratılmışı, yaratandan ötürü sevmeliyiz.
- Hardele ile tabir edilen, bir darı habbesi hükmünde olan hafıza gücünün kuşattığı meydanda
gezintiler yaparken, o kadar büyük bir mekâna dönüşür ki, gezmekle bitmez bir şekil alır.
Acaba o hardalenin içindeki meydanı bitiremeyen, o hardalenin dairesini ne suretle bitirecektir?
Aklın nazarında hardalenin vaziyeti böyle ise, aklın gezdiği daire nasıldır? Akıl da dünyayı
yutar. Allah, hardaleyi akıl için dünya ve dünyayı da akıl için bir hardale gibi yapmıştır.
- Bazılar, etrafdaki ölümleri görür de, kendilerine uğramıyacakmış gibi rahattırlar!
İşte bu his, kendini daimi görme ve sanma hissidir. Yoksa, bundan dolayı rahat
olmıyacak, hayattan hiç lezzet alamıyacaktılar.
- İnsan, kâinat ve Allah konularında yoğunlaşıyor. Hele insan hele insan. Çünkü Allah, kâinatı
insan için. İnsanı ise kendisi için yaratılmıştır.
- Allah, her bitkiye, her maşuka; âşık bir böcek yaratmış. Her midenin ihtiyacını karşılayan,
arz sofrasını kurmuş. Cemale hayran ve kemale meftun insan için, göze hitap eden yeryüzünü
süsleyip püslemiştir.
- Cennet’in ham maddesini biz hazırladığımız gibi, Cehennem’in ham maddesini de, biz
hazırlıyoruz.
- Bir mânâ çeşitli dillerle ifade edilebilir. Demek ki, lisanlar mânâların giydiği ve giydirildiği
libaslardır. Libas değişmekle mânâ ve anlam değişmez. Fakat her libas giyene yakışmadığı gibi,
her mânâ da, her libastan memnun olmaz. Kimi tam uyar, kimi de ya kısa, ya uzun, ya dar veya
bol gelebilir. Bu bakımdan tercümeler, umumiyetle mânâya tam libas olamıyor. Mânâyı
liyakatle taşıyamıyor. Tam olarak ifade edemiyor.
- Âyet, “Deveye bakın!” diyor. Zira, her şeylerimiz deve ile. Yememiz, binmemiz, tüyü, derisi ve
hatta kemikleri. Keza yıldızlara da bakmamız isteniyor. Yani “Bakıyorsunuz ama
görmüyorsunuz!” demek isteniyor. “Basarınız çalışıyor, ya basiretiniz? Güneşin doğması sanki
çok basit bir olaymış gibi önemsemiyorsunuz!
Oysa arkasında nasıl bir kuvvet, irade var? Hiç düşünmüyorsunuz!” diye sorgulanıyoruz.