SAYGIDEĞER OKURLAR: Eskiden insanlar daha çok şeye sahip olmak isterdi. Bugün ise en büyük lüks, hiçbir şeye yetişmek zorunda hissetmemek.

Sabah alarmıyla başlayan yarış, gece telefon ekranının son ışığıyla bitiyor. Gün boyunca onlarca mesaj, bitmeyen toplantılar, yetişmesi gereken işler, ödenmesi gereken faturalar, yerine getirilmesi beklenen sorumluluklar... İnsan, yaşamak için mi çalışıyor; yoksa çalışabilmek için mi yaşamaya çalışıyor, belli değil.

Modern çağın en büyük yanılsaması şu: Her şeyi hızlandırırsak mutlu olacağımızı sandık.

Daha hızlı internet...
Daha hızlı ulaşım...
Daha hızlı üretim...
Daha hızlı tüketim...

Ama kimse, hızlanan hayatın yavaşlayan ruhumuzu fark etmedi.

Bugün insanların büyük kısmı açlıktan değil; anlam eksikliğinden yoruluyor. Çünkü artık bedenler değil, zihinler mesai yapıyor. Eve dönen insanlar fiziksel olarak koltuklarına oturuyor ama düşünceleri hâlâ iş yerinde kalıyor. Tatilde bile mailler kontrol ediliyor, çocukla oynarken telefon çalıyor, yemek masasında bile sessizlik yerine bildirim sesleri konuşuyor.

İnsanlık hiç bu kadar birbirine bağlı olmamıştı; ama belki de hiç bu kadar yalnız da olmamıştı.

Mutluluğu yanlış adreslerde arıyoruz.

Yeni bir telefon...
Bir üst model araba...
Daha büyük ev...
Daha yüksek maaş...

Bunların hiçbiri kötü değil. Ancak hepsini mutluluğun ön şartı hâline getirdiğimiz anda, hayat bize sürekli eksik olduğumuzu fısıldamaya başlıyor.

Oysa mutluluk çoğu zaman büyük başarıların sonunda değil; küçük anların içinde saklanıyor.

Sıcacık bir çayın buharında...
Annenin "Yemek hazır." diye seslenişinde...
Çocuğun sebepsiz kahkahasında...
Uzun zamandır görüşmediğin bir dostla edilen samimi sohbette...

Bunların fiyat etiketi yok. Belki de bu yüzden değerini en geç anlıyoruz.

Mutsuzluk ise çoğu zaman başımıza gelenlerden değil, sürekli kendimizi başkalarının hayatıyla kıyaslamamızdan besleniyor. Sosyal medyada herkes gülümsüyor. Herkes geziyor. Herkes kazanıyor. Herkes mutlu görünüyor. Kimse uykusuz gecelerini, korkularını, borçlarını, yalnızlığını paylaşmıyor.

Biz ise vitrinleri gerçek hayat sanıyoruz.

Hayat, başkalarının en parlak anlarıyla kendi en zor günümüzü kıyaslayınca ağırlaşıyor.

Belki de çağımızın en büyük yorgunluğu, omuzlarımızdaki yüklerden değil; zihnimizde taşıdığımız beklentilerden kaynaklanıyor.

"Daha başarılı ol."
"Daha zengin ol."
"Daha fit görün."
"Daha çok çalış."
"Daha çok kazan."

Kimse dönüp de "Biraz dinlen." demiyor.

Oysa insan, sadece çalışan bir makine değildir. Yorulur, kırılır, umut eder, vazgeçer, yeniden başlar. Hayatın en güçlü tarafı da kusursuz olmak değil; her düşüşten sonra yeniden ayağa kalkabilmektir.

Belki de mutluluğun sırrı, hayatı mükemmelleştirmekte değil; eksikleriyle kabul edebilmektedir.

Çünkü ömrün sonunda kimse, "Keşke biraz daha fazla mesai yapsaydım." demeyecek.

Ama pek çok insanın içinde aynı cümle yankılanacak:

"Keşke biraz daha yaşayabilseydim."

Belki de asıl mesele, hayata yetişmek değildir.

Hayatın gerçekten içinde olabilmektir.