Tanrılar yere indi mi, yoksa biz zaten onlarla mıydık?
Sümer tabletlerinde bir cümle geçer: “Tanrılar gökten indi ve insanlara bilgi getirdi.”
Binlerce yıl öncesinin çivi yazısıyla işlenmiş bu söz, modern dünyada hâlâ yankılanıyor. Anunnakiler… Gökyüzünden geldikleri söylenen, insanlığı yarattıkları ya da eğittikleri düşünülen kadim varlıklar.
Peki biz bu hikayeyi neden bu kadar tanıdık buluyoruz?
Türk mitolojisinde de gökten gelenler vardır. Kutsal bir kurt, ışık içinden çıkan bir kız, gökten inen devasa bir ağaç ya da kartal şeklinde tanrısal varlıklar. Bozkırın sessiz gecelerinde anlatılan bu hikayelerle Sümer’in çamur tabletlerine kazınmış mitler arasında, binlerce kilometrelik mesafe değil; ortak bir hafıza var gibi.
Anunnakiler; Enki, Enlil, Ninhursag… Ve bizde Umay Ana, Gök Tengri, Erlik Han. Hepsi göğe bakar, yeri korur. Bilgiyi bir sır gibi saklar ama doğru kişi geldiğinde fısıldar.
Göklerdeki bu bilgi, ne zamandır yeryüzünde aranıyor. Piramitlerde, kalıntılarda, genetikte, şaman ilahilerinde. Oysa belki de bilgi hâlâ gökte. Belki biz unuttuk, belki de sessizlik içinde bekliyor. Tıpkı Orta Asya’da bir şamanın söylediği gibi: “Gök bilmezsin, yol bilmezsin, ama içinde bir his kıvranır, o his Tanrı’nın soluğudur.”
Sümerlilerle Türkler arasında bağlantı olduğunu öne süren araştırmacılar sadece dil ve kültür değil, ruh benzerliği de buluyor. Sümer’in “dingir”i ile Türk’ün “Tengri”si benzeşiyor. Her ikisi de ‘gök tanrısı’, her ikisi de bilge ve uzak. Her ikisi de doğrudan değil, sembollerle konuşur.
Anunnakiler yeraltında maden çıkarırken, biz “yerin kalbinde demir var” deriz. Onlar gökten inip insanı biçimlendirirken, biz “Atamız gökten inen bir ışıktı” diye anlatırız.
Şimdi durup düşünme zamanı…
Bu benzerlikler sadece mitolojik bir tesadüf mü, yoksa parçalanmış bir bütünün izleri mi?
Eğer Tanrılar bir zamanlar yeryüzüne indiyse, belki de biz onların çocuklarıyız.
Ve her gece gökyüzüne bakarken, bir şey hatırlamaya çalışıyoruz.
Unutulanı.
Yarım kalanı.
İlk sesi.