Tarih bazen karşımıza ilginç tesadüfler çıkarır; bazen de tesadüf sandığımız şeyler, aslında derin kültürel akıntıların kıyıya vurmuş izleridir. Osmanlı İmparatorluğu ile Kore’nin Joseon Hanedanı arasındaki benzerlikler de işte bu ikinci kategoriye giriyor. Aynı çağlarda doğup büyümüş iki devletin hikâyesi, farklı kıtalarda atılmış ama benzer ritimlerle çarpan kalpler gibidir.
Her ikisi de çevresindeki büyük güçlerin arasında sıkışmış, yüzyıllar boyunca kültürünü korumak için savaşmış, kurumlarını gelenekten alan, devlet aklını töreyle yoğuran yapılardı. Ve her ikisi de modern çağa geçişte benzer bir kaderi yaşadı: Dış baskı, işgal tehdidi, çöküş ve nihayet yeniden doğuş…
Bu nedenle bugün Türkiye ve Kore’nin birbirini “uzak ama tanıdık” bulmasının şaşırtıcı bir tarafı yok.
Kaderin İki Yakası: Çöküş, İşgal ve Yeniden Doğuş
Osmanlı, 19. yüzyıl boyunca dış müdahalelerle sarsılırken; Joseon Hanedanı da aynı yüzyıllarda Çin-Rusya-Japonya kıskacında nefes almaya çalışıyordu.
Aynı tarihsel baskı, iki farklı imparatorluğun omzuna konmuş ağır bir el gibiydi.
Ve kader çizgisi burada tuhaf biçimde ortak bir yola girer:
- Osmanlı, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından toprakları parçalanmış bir halde işgal altına girer; fakat küllerinin içinden Türkiye Cumhuriyeti doğar.
- Joseon Hanedanı ise 1910’dan 1945’e kadar tam 35 yıl boyunca Japon sömürgesi altında kalır; fakat sonunda özgürlüğünü kazanarak Kore Cumhuriyeti’ne evrilir.
İki halkın da tarihe verdiği aynı cevap dikkat çekicidir:
“Teslim olmadık.”
Bu, yalnızca askeri bir direnişin değil; kültürün, hafızanın, törenin ve kimliğin direnişidir.
Metehan Tezi: Genetikten Dilbilime Cesur Bir Soru
Son yıllarda bazı araştırmacılar, Kore ve Türk halkları arasındaki uzak bağlantı ihtimalini tekrar tartışmaya açtı. Genetik veriler kesin bir akrabalık sunmasa da, Orta Asya’nın tarihsel göç yolları düşünüldüğünde bu iddialar tamamen dışlanabilir değil.
Nitekim Kore destanlarında ve erken dönem hanedan kayıtlarında geçen bazı kavim adlarının, Orta Asya topluluklarıyla benzerlik arz ettiği bilinen bir konu. Aynı şekilde dilbilim alanında, akademik olarak kesinleşmiş bir “Dil Ailesi” olmasa da; Türkçe ve Korece arasında yapısal benzerlikler olduğu uzun yıllardır tartışılır.
Bu bağlantıların hiçbiri “kanıtlanmış” değildir; fakat hiçbirinin topyekûn çürütülmüş olduğu da söylenemez.
Sosyolojinin altın kurallarından biridir:
Bir halkın kültürel hareketi bazen genetikten, bazen tarihten, bazen de toplumsal davranış kodlarından iz sürer.
Ben Korelilere baktığımda tam da bu yüzden tanıdık bir şey görüyorum.
Toplumun Sessiz Yasası: Konfüçyüsçülük ve Osmanlı’daki Ahlâk İdaresi
Kore toplumunun ruhunda Konfüçyüsçülüğün derin bir izi vardır. Hiyerarşi saygı için değil düzen için; sükûnet huzur için değil ahenk için vardır.
Korelilerin “uyumu koruma” davranışı öylesine genlerine işlemiştir ki, bireysel çatışmayı toplumun çıkarı uğruna geri plana atmak onlar için kültürel bir refleks hâline gelir.
Bu, dışarıdan bakıldığında çok “Asyatik” bir değer gibi görünür.
Oysa Osmanlı sosyolojisine baktığınızda benzer bir ilkenin ete kemiğe büründüğünü görürsünüz:
Devlet nizamı.
Ahlâkın toplum düzeni ile bir arada yürüdüğü, bireyin topluluğun huzuruna göre şekillendiği bir düzen…
Kore’nin “jeong” kavramı ile Türk toplumundaki “gönül bağları” arasındaki benzerlik bile şaşırtıcıdır; ikisi de toplumun birbirine görünmez iplerle bağlı olması demektir.
Konfüçyüsçü düşünce ile Osmanlı teşkilatçılığı arasında, iki farklı coğrafyada doğmuş ama aynı soruya cevap arayan iki medeniyet vardır:
“Toplumu nasıl bir arada tutarız?”
Kültürün Uzayan Gölgesi: Ritüeller, Aile, Hiyerarşi
Kore’deki ata kültü, ahlâki terbiyenin aile üzerinden aktarılması, yaşlıya saygı…
Osmanlı’da ailenin toplumun çekirdeği olması, geleneksel hiyerarşinin günlük hayata sinmiş olması…
Bu paralellikler yalnızca folklorik benzerlikler değil; iki toplumun tarih boyunca benzer sorunlara benzer çözümler geliştirdiğinin göstergesidir.
Bazen aynalar kilometrelerce uzağa konur ama yine de aynı yansımayı verir.
Yeni Dünya, Eski Ruhlar
Bugün Türkiye Cumhuriyeti ve Kore Cumhuriyeti, modern dünyanın iki dinamik aktörü. Ama dikkat edin:
Modernleşirken “ruhlarını” kaybetmeyen iki halktan bahsediyoruz.
Belki de bu nedenle Kore’ye baktığımda, Anadolu’ya bakarken hissettiğim o tanıdık duyguyu görüyorum:
Kırılmış ama dik duran, yıpranmış ama teslim olmayan halkların ruhu.
İşte Osmanlı ile Joseon’un asıl akrabalığı burada yatıyor.
Kanda, genetikte ya da dilde değil…
Kaderle kurdukları o köklü bağda.