Son günlerde karşılaştığımız görüntüler, artık yalnızca hayvanlara yapılan eziyeti değil, toplum olarak şiddet karşısında nerede durduğumuzu da sorgulatıyor. Bir kaplumbağanın ayağa basılarak, tekmelerle öldürüldüğü görüntülerin 15 yıl sonra yeniden ortaya çıkması ve ardından şüphelinin gözaltına alınması; başka bir olayda ise yavru bir kedinin işkenceyle öldürüldüğü iddiasıyla soruşturma başlatılması, hepimizin önüne aynı soruyu koyuyor: Biz bu vahşetin karşısında ne kadar kararlıyız? Kaplumbağa olayındaki kişinin bugün 37 yaşında olduğu ve görüntülerin yaklaşık 15 yıl öncesine ait bulunduğu bildirildi. Yani burada failin çocuk olduğu bir olaydan söz etmiyoruz. (DHA | Demirören Haber Ajansı)

Ancak çocukların ya da gençlerin hayvanlara yönelik ağır şiddet davranışlarında da aynı hassasiyet gösterilmeli. Bir çocuğun yaşının küçük olması, yaptığı vahşeti görünmez hâle getiren bir perde olmamalıdır. Elbette hukuk, çocukların yaşını ve gelişim durumunu dikkate alır; fakat toplumun görevi de “Çocuk işte” diyerek olup biteni küçümsemek değildir. Çünkü bir canlıya işkence etmek, onu öldürmek, bundan eğlence çıkarmak veya bunu kayda alıp başkalarına izletmek masum bir yaramazlık değildir. Bunlar ciddiye alınması gereken şiddet davranışlarıdır.

Burada mesele bir çocuğu aşağılamak ya da toplumdan dışlamak değil; yapılan vahşete açıkça “Dur!” diyebilmektir. Çünkü yaptığının karşılığında hiçbir ciddi sonuç görmeyen bir çocuk, davranışının sınırını da öğrenemez. Aile sorumluluğu ortadan kalkmış, okul ve toplum tamamen geri çekilmiş, devlet yalnızca olay büyüdüğünde harekete geçen bir sistem hâline gelmişse, başıboş bırakılan davranışların nereye varacağını kimse öngöremez. Çocuğu korumak, yaptığı şiddeti korumak değildir. Tam tersine, zamanında sınır koymak bazen hem o çocuğu hem de başka canlıları korumanın en önemli yoludur.

Üstelik artık şiddet yalnızca işlenmiyor; kayda alınıyor, paylaşılıyor ve seyirci buluyor. Birileri bir canlıya zarar veriyor, birileri bunu izliyor, birileri kaydediyor, birileri gülüyor. İşte burada devletin ve hukukun caydırıcılığı daha da önem kazanıyor. Çünkü bir canlıyı öldürmenin veya ona işkence etmenin “nasıl olsa bir şey olmaz” duygusuyla yapılabildiği yerde, hukuk yalnızca cezalandıran değil, önleyen bir güç olmak zorundadır.

Bugün mevzuatımızda hayvanlara yönelik bazı ağır fiiller için hapis cezaları öngörülüyor. Kasten öldürme, işkence ve acımasız veya zalimce muamele belirli şartlarda ceza hukuku kapsamında düzenlenmiş durumda. (Yargıtay) Fakat kanunda cezanın bulunması kadar, o cezanın gerektiğinde gerçekten uygulanabilir olduğunun topluma gösterilmesi de önemlidir.

Benim devletten beklentim tam olarak budur: Sosyal medyada görüntüsü ortaya çıkan her vahşet, “birkaç gün konuşulup unutulacak” bir olay gibi görülmemeli. Fail tespit edilmeli, deliller toplanmalı, soruşturma eksiksiz yürütülmeli ve suç sabitse hukuk çerçevesinde gerekli yaptırım uygulanmalıdır. Fail çocuksa da yaşına ilişkin hukuki hükümler elbette uygulanmalı; ancak bu, olayın görmezden gelinmesi veya davranışın sonuçsuz bırakılması anlamına gelmemelidir. Ailenin ihmali ya da hukuken doğan herhangi bir sorumluluğu varsa, bunun da ilgili makamlarca değerlendirilmesi gerekir.

Çünkü bugün bir hayvanı öldüren herkesin yarın mutlaka bir insana zarar vereceğini söylemek doğru değildir. Fakat şiddetin ciddiye alınmaması, özellikle tekrarlanan ve giderek ağırlaşan davranışların önlenmesi açısından büyük bir ihmaldir. Bizim istediğimiz korku toplumu değil; sınırları belli, hukukun caydırıcı olduğu, savunmasız canlıların korunabildiği bir toplumdur.

Bir kaplumbağanın sesi yok.

Bir yavru kedinin sesi yok.

Kendilerini savunamıyorlar.

Onların yerine konuşmak zorundayız.

Ve artık “Çocuk”, “şaka”, “merak”, “yaramazlık” gibi kelimelerin hiçbirinin bir canlının yaşadığı acıyı küçültmesine izin vermemeliyiz. Yaş küçüktür diye yapılan vahşet küçülmez. Hukuki sorumluluk farklı değerlendirilebilir; fakat ahlaki sınır değişmez: Bir canlıya işkence etmek yanlıştır.

Devletin görevi de tam burada başlar. Sadece olay olduktan sonra müdahale etmek değil, caydırıcılığı sağlamak, tekrarını önlemek ve gerektiğinde ihmali bulunan herkes hakkında hukukun gerektirdiği işlemi yapmaktır. Aile çocuğunun sorumluluğunu taşımıyor, toplum “bana dokunmayan yılan” diyerek geri çekiliyor, kurumlar da zamanında müdahale etmiyorsa çocuklar gerçekten başıboş kalır. Başında durulmayan, sınır öğretilmeyen, yaptığı davranışın sonuçlarıyla yüzleştirilmeyen bir çocuğun yalnızca kendisine değil, çevresine de zarar verme ihtimali büyür.

Ben kimsenin “çocuk” kelimesinin arkasına saklanarak vahşetin üzerinin örtülmesini istemiyorum.

Çünkü merhamet yaşa göre değişmez.

Bir canlının acısı, karşısındaki insanın doğum tarihine göre azalmaz.

Ve devletin görevi de kimseyi peşinen suçlu ilan etmek değil; suç işlendiğinde deliliyle, hukukuyla, kararlılığıyla gereğini yapmaktır.

Bugün bir canı ezene, işkence edene, öldürene ve bunu eğlenceye dönüştürene açık bir sınır çizilmezse, yarın başka bir canın aynı vahşetin karşısında kalmayacağının hiçbir garantisi yoktur.

Çünkü mesele yalnızca hayvanları korumak değildir.

Mesele, şiddetin normalleşmesine izin vermemektir.

Ve bazı şeylere gerçekten dur demek gerekir.

Bir canın vahşeti karşısında hukuk susmamalı, devlet geri çekilmemeli, toplum alışmamalıdır.