Temmuz başında kabul edilen İklim Kanunu’nun, bu alandaki ilk yasa olduğu söylense de birçok yasal düzenleme bulunmaktadır. Buradaki yenilik karbon emisyonuyla ilgili maddeler, ulusal ve uluslararası yükümlülüklerdir. Aynı zamanda yeni vergilendirmelerin yasal temelini oluşturmaktadır. Ülkemizin taraf olduğu çevre sözleşmeleri de anayasa gereği kanun hükmündedir. Bu mutabakatlar kapsamında sözleşme sınırlarında kalmak şartıyla ilave düzenlemeler elbette gereklidir.

Başta Rio Sözleşmeleri olmak üzere, karbon emisyonuyla ilgili 1997 Kyoto Protokolü, 2015 Paris Anlaşması ve sonuncusu Bakü’de (COP29) toplanan Taraflar Konferanslarında kabul edilen diğer mutabakatlarda birçok kıstaslar berlilenmiş, sınırlamalar getirilmiştir. Her sözleşmede rakamlar, kimyasallar, fiziki ölçümler dışında somut sorunlar, çözümler de zikredilmiştir. Mesela çölleşme, kuraklık, fosil yakıtlar, buzulların erimesi, bitki ve hayvan türlerinin azalması gibi sorunlar düzenleme konularındandır.

Küresel ısınma, biyoçeşitliliğin azalması, çölleşme, ozon tabakasının delinmesi gibi sorunların insanlık için tehdit oluşturduğu bir gerçektir. Bu tehdit gelişmiş ülkelerin sanayileşmelerinin sonucu olsa da bütün ülkeleri etkilemektedir. “Çevre sorunları, gelişmiş ülkelerin diğerlerinin kalkınmasını engelleme kumpasıdır” mantığı anlamsızdır. Bununla beraber mesela Aral Gölü’nün kuruması SSCB’nin sanayileşmesinin Türkistan cumhuriyetlerine bıraktığı felakettir. Dolayısıyla bu felaketin telafi maliyetini Rusya ödemelidir. Bunun gibi diğer çevre koruma faturalarını da sanayileşmiş ülkeler ödemelidir.

Karbon ayak izi üzerinden kırmızı et tüketimine sınırlamada eski sömürgeleri temel proteinden mahrum bırakma, böylece yeni sömürgeciliği tahkim etme boyutu bulunmaktadır. Son İklim Kanunu’nda da bunun izleri görülmektedir. Halbuki Türkiye, gerek sanayileşmiş gerek en az gelişmiş ülkelere göre kırmızı etin en pahalı olduğu ülkedir. Dolayısıyla kırmızı et tüketimine karşı zaten doğal bir engel bulunduğu halde son yasa ile daha fazla engellerin oluşturulması endişesi bulunmaktadır.

Gıda dahil dünyadaki üretimin yaklaşık %80’ini %16’lık gelişmiş ülkeler tüketmektedir. Kalan %20’lik pay ise %84’lük fakir ülkelerde eşit paylaşılmamaktadır. Bu ülkelerin binde birlik yönetici ve yandaşlarıyla diğerleri arasındaki makas hızla açılmaktadır. Kaba bir hesapla toplam üretimin %90’ı %20’ye akarken %80’e yüzde %10 kalabilmektedir. Ancak gerek ulusal gerekse uluslararası düzenlemelerde bu gerçek pek dikkate alınmamaktadır.

Belirtmek gerekir ki iklim değişikliğinin her bölge-ülke için farklı sonuçları bulunmaktadır. Fakat bir ülkedeki çölleşme/kuraklık bir aşama sonra diğerlerini de etkileyebilmektedir. Orta kuşak ülkelerinde kuraklık ve çölleşme artarken mesela Rusya’nın problemi, kuzey buz denizinin erimesiyle bu okyanustaki Rusya’nın doğal kontrolünün sona ermesidir. Buna karşın Obi, Yenisey, Lena gibi nehirlerin havzaları yakın zamana kadar senenin büyük kısmı karla kaplı tundra bitki örtüsüne sahipken küresel ısınmayla bu coğrafya tarıma açılmaktadır. Sadece Lena havzası yakın gelecekte bütün dünyayı besleyecek bir tarım alanı haline gelebilecektir. Küresel ısınmanın baş sorumlusu olarak kabul edilen sanayi devrimi sonrasında karbon ve türevlerinin aşırı salınımı, sadece çıkış ülkesini değil bütün dünyayı etkilemektedir. Kuraklık ve kıtlıktan doğacak sosyal hareketlilik önemli bir tehdit aşamasına gelmiştir. Dolayısıyla Sibirya’nın zengin tarım alanları haline gelmesi Rusya açısından çok da olumlu bir durum olmayıp mesela kabına sığmayan Çin’in bu coğrafyayı bir şekilde Çinlileştirme süreci ilerlemektedir.

Küresel ısınmanın Türkiye üzerindeki olumsuzluklarının çok daha farklı veçheleri vardır. Mesela sayıları yüzbinlere ulaşan obruklaşma felaketi dünyanın başka ülkelerinde pek yaşanmamaktadır. Çölleşme, kuruyan göller, yer altı sularınının çekilmesi-zehirlenmesi-kumlaşması, akarsuların kuruması-zehirlenmesi, hayvancılık sorunları, yüzbinleri aşan ruhsatlı-ruhsatsız kuyular… Bu ve benzer başlıklar ülkemizin sadece gıda alanında değil fakat sağlık, eğitim ve sanayiinde zincirleme felaketlere yol açmaktadır. Bu sorunlar silsilesi Konya çevresinden itibaren çölleşme felaketini başlatmış, çöl ülkelerine mahsus kum fırtınaları Ankara’ya ulaşmıştır. Bununla beraber İklim Kanunu’nda obruk, kuruyan göller, derinleşen yer altı suları, zehirlenen akarsular, tarımı yok eden termik santrallari gibi hususlar yoktur. Diğer çoğu düzenlemeler, yeni vergilere kapı aralamaktadır ki üreticiyi daha fazla cezalandırma yolunu açmaktadır.

İklim yasasındaki birçok madde, belirtildiği gibi karbon salınımını vergilendirme zemini oluşturmaktadır. Fakat bu artışta sığır cinsinin ürettiklerinin payı binde bir bile değildir. Yasada “karbon ayak izinin azaltılması” görevi üreticilere, işletmelere yüklenmektedir. Halbuki ülkemizde karbon devlerini -ayak izlerini değil- yaratan devlet politikası bulunmaktadır. Sadece Afşin-Elbistan santrallerinin saldığı zehir, dünyadaki bütün ineklerin ürettiklerinden fazladır. Üstelik sığırların ürünleri bir aşama sonra yeşilin kaynağını oluşturmakta, metan gazından enerji üretilip kalanı tarımsal gübre haline gelmektedir.

İklim yasasından sonra zeytinlikleri zehir kusan kömür santrallerinin insafına terketme yasasının ucuz enerji mantığıyla ilgisi yoktur. Termik santrallerinden üretilen enerji sadece kömür maliyeti hesaplandığında ucuz zannedilebilir. Ancak bu santrallerin tarıma, sağlığa, çevreye, nihayet ulusal/uluslararası düzenlemeler kapsamında ülkemiz bütçesine yükü çok daha ağırdır.

Halen toplam enerjinin %35’inin kömüre dayanması ülkemiz açısından ayıplı bir durumdur. Enerji fakiri Çin’de bu oran daha yüksektir. Ancak her yıl temiz enerji, toryum santralleri yatırımları, Çin’in çözüm konusunda adımlar attığını göstermektedir. Petrol ihtacatçısı, güneş fakiri İngiltere’deki güneşten enerji üretiminin Türkiye’den daha fazla olması bu alanda da sorunlu politikaların delilidir.

Zeytinlikleri yok eden hafriyat, zehir kusan santrallere kömür yetiştirme yerine atıktan enerji yatırımları, sadece temiz enerji yolunda ilerleme olmayıp aynı zamanda istihdam, doğal gübre, geri dönüşümden hammadde kazanımı, suların ve havanın temizliği gibi birçok nimetlere vasıtadır. Ülkemizdeki çöplerin önemli bir kısmı toplanmamakta, toplananların ancak üçte biri enerji üretiminde kullanılmaktadır. Atıktan enerjiye master yatırım planıyla termik santrallerine ihtiyaç kalmayacağı açıktır. Güneş, rüzgar, dalga, hayvansal atık, biyoenerji gibi temiz enerji yatırımları ise yok mesabesinde veya kaplumbağa hızında olup termik santrallerden kurtuluş iradesi henüz görünmemektedir.