Bugünlerde herkesin anlatacak bir hikayesi, paylaşacak bir "iç sesi" var. Sosyal medya biyografilerinde boy gösteren "yazar" titizliği, bir fincan kahve ve şık bir defter fotoğrafıyla birleşince tamamlanıyor. Ancak asıl mesele o fotoğraf karesi kapandıktan sonra başlıyor: Boş bir beyaz sayfanın amansız sessizliği. Yazarlık, çoğunlukla sanıldığı gibi parıltılı bir "yaratım" süreci değil; daha çok bir kazı çalışmasıdır. Zihninizin dehlizlerine iner, tozlu rafları karıştırır ve bazen hiç hoşunuza gitmeyecek gerçeklerle yüzleşebilirsiniz. İlham Perisi Nerede Oturuyor? Genç yazarların en büyük yanılgısı, ilhamın gökten zembille inmesini beklemektir. Oysa gerçek yazarlar bilir ki; ilham perisi mesai saatlerine çok sadıktır. Sadece siz masanın başına oturduğunuzda, parmaklarınız klavyede ya da kalemde düzenli bir ritim tutturduğunda yanınıza uğrar. "Yazmak için ilham beklemek, antrenman yapmak için olimpiyatların başlamasını bekleyen bir sporcuya benzer." Yazmanın Üç Hali Bir metnin mutfağında genellikle şu üç aşama yaşanır 1. Cesaret: Kötü yazmaktan korkmadan ilk cümleyi kurmak. 2. Disiplin: O masadan kalkmamak (internette kedi videolarına dalmadan!). 3. Acımasızlık: Yazdığınız o çok sevdiğiniz ama metne hiçbir katkısı olmayan "süslü" cümleleri silecek kadar soğukkanlı olmak. Neticede yazmak, dünyayı ve kendimizi anlama çabasıdır. Eğer anlatacak bir derdiniz varsa, kelimelerin kusursuz olmasını beklemeyin. Çünkü en kötü sayfa bile hiç yazılmamış olan sayfadan daha değerlidir. Büyük eserler sadece yetenekle değil, o beyaz sayfanın karşısında geçirilen inatçı saatlerle inşa edilir ve metin, yazarın elinden çıktığında değil, üzerindeki tüm gereksiz fazlalıklar elendiğinde tamamlanmış sayılır. Şunu da unutmayalım ki kalemin ucu sivrildikçe, zihin berraklaşır.