Geçen gün bir kafede iki genç kızın sohbetine kulak misafiri oldum. Biri üniversitede okuyormuş, diğeri liseli. Aralarında konuşurken İngilizce kelimeler havada uçuşuyor, Türkçe cümlelerin arasına serpiştiriliyor. O kadar doğal bir şekilde yapıyorlardı ki, sanırsınız dil zaten böyleymiş. Sonra gençlerden biri dedi ki: “Anneannem bana sürekli eski türkülerden bahsediyor ama ben hiçbirini bilmiyorum.” İşte o an yüreğimde bir sızı hissettim. Çünkü farkında olmadan kendi köklerimizden biraz uzaklaşmaya başladığımızın küçük bir göstergesiydi bu.
Türk kimliği, tarih boyunca hep bir denge sanatı oldu. Orta Asya’nın bozkırlarında başlayan yolculuğumuzda, Çin’den Bizans’a, Arap’tan Avrupa’ya kadar pek çok kültürle karşılaştık. Ama her zaman özü kaybetmeden uyum sağlamayı bildik. Çadırdan saraya, oba ateşinden elektrik ışıklarına, sazdan dijital ekrana… Biz hep değiştik ama yok olmadık.
Bugün gençlerimizin dünyaya açılması, yabancı dilleri öğrenmesi, çağın teknolojisini benimsemesi elbette gurur verici. Ama şunu unutmamalıyız: Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı, Dede Korkut’u, Âşık Veysel’i bilmeden bu kimlik tamamlanmaz. Dilini kaybeden milletin ruhu da eksilir. Çünkü kimliğin özünü oluşturan şey sadece teknoloji ya da ekonomik güç değildir; dil, kültür ve hafızadır.
Ben inanıyorum ki Türk genci hem evrensel hem de yerli olabilir. Hem Londra’da bir konferans sunup hem de köyde babaannesinin yoğurt mayalayışına hayranlık duyabilir. Hem Japonya’da yüksek lisans yapıp hem de Yozgat sürmelisini dinlerken gözleri dolabilir. Bu bir çelişki değil, aksine bir zenginliktir.
Bizim tarihimiz zaten bunun kanıtı. Alparslan Malazgirt’e yürürken hem bozkırın savaşçısıydı hem de İslam medeniyetinin bir parçası. Atatürk Cumhuriyeti kurarken Batı’nın bilimini aldı ama milletinin özünü unutmadan bir yol çizdi. İşte bugünün gençliği de aynı dengeyi kurabilir.
Kısacası mesele, “gelenek mi, evrensellik mi” sorusu değil. Asıl mesele, ikisini bir arada yaşatabilmek. Çünkü Türk milleti, her dönemde başrol oynamaya yazgılı bir millet olmuştur. Bize düşen, köklerimizi kaybetmeden, çağın ruhunu yakalamaktır.