Çok kıymetli Sabri Saydam ile kitabı “Dört” üzerine röportajımız, iki bölümlük bir seri oldu. Bu hafta röportajın ilk bölümü sizlerle...

Resim 1

Sabri Bey kitabınıza geçmeden önce sizleri biraz tanıyabilir miyiz? Sabri Saydam kimdir? Yazarlık kariyeri haricinde neler yapar? Günlerini nasıl geçirir?

Öncelikle merhaba Sevgili Uğur. Sen sorunca baktım da önümüzdeki yıl sektörde 40. yılımı dolduracağım. 86’da başlayan serüvene binlerce reklam ve tanıtım filmini, belgesel, dizi ve sinema yönetmenliğini, yazarlığı, 2 kitabı ve çok sayıda öğrenciyi sığdırmışım. Biliyor musun aslında aynaya bakınca hala arayış içinde olan bir adam görüyorum. Yazarlık demeyelim de “yazma gayreti” sonuna kadar sürecek bir yaşam biçimi benim için. Doğal olarak bu biçim, sadece roman ya da hikâye değil senaryo, makale ya da uzun uzun alınan notlar şeklinde de süregeliyor. Çoğunlukla bunca başlangıcın hangi birine devam edeceğim konusunda sıkıntılar yaşayabiliyorum. Birini bitir, öbürüne başla mantığı benim için pek geçerli değil, zira bu kadar yazan biri, yazmadığı süreçte de beyninde dönüp dolaşan kurgularla cebelleşip durur. Bazen “Başka şeyler düşünmeyi bırak, ana konuya odaklan.” derken buluyorum kendimi. İşte bu kargaşa içinde belki de kafamı dağıtabilmek için Şile’de bir tiyatro oyunu sahneliyorum mesela, yine Şile’de bir fotoğraf grubuna üye oldum, zaman zaman bir polisiye dergiye hikayeler yazıyorum, bir sinema kulübü kurduk, onlarla birlikte kısa filmler, tadımlık diziler çekiyoruz. Kısacası en iyi bildiğim şeyleri yapmaya çalışıyorum. Tüm bunlar bir araya gelince zaman da dayanma gücü de tükeniyor doğal olarak.

Sabri abicim “Şeytanın Gözleri ve “Dört” olmak üzere iki polisiye romanınız bulunmaktadır. Kitaplarınızın yazımını yaklaşık olarak ne kadar zamanda tamamlıyorsunuz? Günün hangi saatlerinde yazmayı tercih ediyorsunuz?

En azından kendi adıma böyle bir zaman tutma işine girişmedim, girişmeyi de düşünmüyorum, hatta buna inanmıyorum. Ben edebi eser yazmaya bir taraftan da senaryonun şartlara, zamana ve katı kurallara duyduğu gereksinimden dolayı kaçtım. Zira roman ya da hikâye, özellikle senaryodan sonra tam bir özgürlük alanı gibi geldi bana. Süre, konu, karakter ve kural kısıtlaması olmadan yazmanın tadını çıkarttım diyebilirim. O yüzden de ne “DÖRT”de ne de “ŞEYTANIN GÖZLERİ”nde “Şu kadar zamanda bitmeli.” diye sıkmadım kendimi. Ha yine de yazım sürecinin çok kısa sürdüğünü söylemeliyim ki bu da senaryo yazarı olmanın getirdiği pratiklik olsa gerek. Sadece bir önceki soruda da anlattığım gibi zaman zaman o kadar dağıldım ki, bazen bir hafta, hatta bir ay dosyaya elimi bile sürmediğim oldu. Tabii bu da normalde 2-3 ayda bitecek projenin uzamasının, bazen bir yılı bulmasının temel sebebi. Yazım saatlerine gelince tam bir “Ele verir talkını kendi yutar salkımı.” durumu söz konusu. Öğrencilerime hep bir zaman disiplini aşılamaya çalıştım. “Yazmaya oturduğunuz ve kalktığınız saat hep aynı olsun ki beyniniz üretiminize yardım etsin.” dedim ama ben aklıma estikçe oturdum yazmaya ve hâlâ da öyle.

Polisiye yazmak zordur, çünkü kurgu okuyucuyu kendisine çekmelidir. Kurgularınızı nasıl oluşturuyorsunuz? Ve bir kurgunun içinde sizce önce katil ya da katiller mi belirlenir, yoksa cinayete kurban gidenler mi?

Önce olay geliyor aklıma. Birisi ya da birileri, birini ya da birilerini öldürüyor. Ardından önce katil ya da katillere odaklanıyorum. Cinayet sebebi yani motivasyon çok önemli zira cinnet sonucu ani işlenen cinayetler yazmıyoruz biz. Taammüden denilen cinsten yani tasarlayarak, üzerinde düşünülmüş, kurgulanmış cinayetler oluyor daha çok ve bu da illa ki katilin hem geçmiş travmalarına hem de o cinayetle ilgili motivasyona dayanıyor. Katili tanıdıktan sonra kimi ya da kimleri, niçin öldürdüğüne odaklanıyorum. Kurban ya da maktul tesadüfen de seçilse, bilerek de seçilse illa ki katil için bir sebep olması gerekiyor. Bu sebep de maktulün hayatı. Özetle önce bu ana temayı oluşturuyor, katil ve maktulün karakterlerini belirliyor ve öyle başlıyorum yazmaya.

Sabri abicim kitabınıza geçmeden önce her yazara sorulan şu klasik soruyu da sormak istiyorum. Sizce de yazmak için ilham geliyor mu? O an aklınızda veya kalbinizde bir şey oluşuyor ve koşa koşa klavyenizin başına geçiyorsunuz ya da daha farklı bir yazma sisteminiz mi bulunuyor?

İlham mı bilmiyorum ama bir şeylerin geldiği kesin. Yaratıcı süreç o şeylerin gelmesine çok bağlı bence. Bazen gün ortasında, bazen yemek yerken, bazen de sabaha karşı 3’te ama mutlaka gelen bir şeyler oluyor. Her şey bu gelenleri önemseyip önemsemediğinizle ilgili. Klavye başına koşmaya gelince, ben öyle yapmıyorum açıkçası. Önce gelenlerin şekillenmesini, ete kemiğe bürünmesini bekliyor sonra da üzerine koymaya başlıyorum. O zaman genişliyor, büyüyor ve daha ilginç hale geliyor hikâye ve klavye o zaman başlıyor. Bazen tek satır bir not, bazen de detaylı bir ön hikâye. Kimi zaman yıllarca kalabiliyor bilgisayarda, tıpkı “DÖRT”de olduğu gibi.

Aslında kitaba geçerken de yine her polisiyede sorulabilecek ve okuyucularınızın da çok merak edeceği bir soru ile başlamak istiyorum “Dört”e. Sabri Bey, bu kitabın protagonisti Halil başkomiser gerçek hayatta tanıdığınız biri mi yoksa tamamen sizin yarattığınız bir karakter mi?

DÖRT bir ilk roman. Başkomiser Halil Rüzgar benim ilk roman kahramanım. Sadece Halil Rüzgar değil, romanda daha birçok karakterde fazlasıyla “ben” var. Belki de bütün karakterleri bir araya getirdiğinizde ortaya bir Sabri Saydam profili çıkabilir diye düşünüyorum. Halil çift kişilikli bir adam aslında. Onun polis tarafını hiç tanımıyorum. Polis Halil Rüzgar’a giden yol “sıradan insan” Halil Rüzgar’dan çıktı. İstediğim buydu gerçekten. Önce çoğunluğu benden olan bir karakter ürettim. Başarısız bir özel hayat, karmaşık düşünceler, içine kapanmış bir yapı, bazen hırçın, bazen kaba ama bunca yaşanmışlığına rağmen hâlâ huzur arayan, baba olduğunun farkına bile varamamış bir adam, tam bir “looser”, yani kaybeden. Sonra şu soru geldi: “Bu karakter polis olsa ne olurdu?” İşte Halil Rüzgar bana göre tam da bu. Özel hayatını işine karıştırmama safsatasına inanmıyorum ben. Özelde yaşadıkların, ruh halindeki sürekli değişimler ve küçük ya da büyük her tür dokunuş, duvarın öbür tarafında illa ki yol, su, elektrik olarak sana geri döner. Finalde insanız biz. Dışımıza ne kadar kalkanlar örtsek de içeride bir kişi var. Polisiye deyimle, “Ateş edersen ne duvar kalır, ne kalkan, her şey ölür.”

Resim 2

Öncelikle ben size en genel soruyu sorarak başlamak isterim. Sabri abi “Dört” nasıl oluştu? “Dört” projesi ile okuyucuya verilmek istenilen nedir? “Dört” nasıl bir polisiye?

Sevgili Uğur, daha önce bir konuşmamızda da bahsettiğim gibi “DÖRT”, bilgisayarda not halinde duran bir cümleden filizlendi. Bir dizi olabilir notuyla yazdığım cümle, “Bir süs havuzunda 6 çocuk cesedi bulunur.” şeklindeydi ve başlığı “ALTI” olarak yazılmıştı. Bizim dizi piyasası aynı konuları evirip çevirip piyasaya sürdüğü için bu konu onlara farklı gelmiş, kadrolu senaristlerinin “copy paste” yaparak onuncu kez yazdıkları işlerle fazlaca meşgul oldukları için yüz vermemişlerdi. “Kitap yazacağım.” diye tutturduğum bir dönemde karşıma çıktı bu cümle ve altı, “DÖRT” oldu, yazıldı. Çok gelişine bir yazım süreciydi. Kitap şaşırtıcı derecede kendi kendini yazdırdı diyebilirim. Bazen öyle ilginç durumlarla karşılaşırsınız. İçeriden bir yerlerden gelen cümleler birleşir kitap olur, paletteki iki rengi farkında olmadan birleştirirsiniz resim olur, öylesine bastığınız deklanşörden çıkan fotoğraf hit olur, gibi gibi. Hele benim gibi ilk kitabını yazan biri için okuyucuya bir şeyler vermekten çok “Acaba ben bu işi becerebilir miyim?” sorusuyla çıkılan bir yoldu bu. İnan bana “DÖRT” kitap olduysa, hele polisiye olduysa bu bilinçten çok içimdeki birikimin bir sonucu.

“Şeytanın Gözleri” çok farklı bir projeydi ve farklı farklı cinayetlerden oluşan 8 farklı kurgudan oluşan bir polisiye okuduk. “Dört” ise 386 sayfaya sığdırılmış tek bir cinayet kurgusundan oluşuyor. İki ayrı tarzı ele almanızda, kafanızda tasarladığınız bir şey var mı? Biri farklı cinayet vakalarından oluşan bir polisiye, biri ise tek bir cinayet kurgusu.

“DÖRT”de ne kadar bilinçten çok içimdeki birikim beni yönlendirdiyse, “ŞEYTANIN GÖZLERİ”nde tam tersi oldu diyebilirim. O kitap her ne kadar henüz gerçekleşmediyse de bir amaç uğruna yazıldı. 3 sezonluk bir polisiye dizi olarak düşündüm “ŞEYTANIN GÖZLERİ”ni ama sanırım 2. kitabı yazmak için birincinin akıbetini bekleyeceğim. 386 sayfa hakikaten az değil. Düşünün ne kadar özlemişim özgürlüğü. 90-100 sayfada bitmek zorunda olan film senaryolarından sonra belki biraz fazla açılmışım ama çıkan sonuçtan memnunum. Burada hazır sayfa sayılarına ve tarzlara değinmişken yayınevlerinin yeni yazarlara bakışlarına da girmek gerekiyor diye düşünüyorum. “DÖRT” bittikten sonra yaklaşık 1,5 sene bekledi. Birçok yayınevi dolaştığı halde okunmadan her seferinde geri çevrildi. Tek derdim vardı, okusunlar ve bana gerekirse “Sen artık kitap yazma, olmamış.” desinler istedim. Öyle ya bu da bir sonuçtu bence. “Bu dönem için düşünmüyoruz.” diyenler, “Vaktimiz yok.” diyenler, “Okuyamıyoruz, yeterli elemanımız yok.” diyenler arasında gitti geldi. Bir şeyler önermek için çok yabancıyım sektöre ama her yer gibi burası da maalesef sıkıntılı bir sektör. Bir taraftan size olmaz diyorlar, diğer taraftan bakıyorsunuz iki cümleyi bir araya getiremeyen magazin tayfasının kitaplarını basıyorlar. Dedim ya yabancıyım, belki de doğrusu bu, kim bilir?