HUTBE’DE  KİMLERE  DU’A  EDİLİR?...

Bilindiği üzere, son yıllar’da, 29 Ekim ve 10 Kasım günlerinin arefe ve sorrlarına tesadüf eden, Cum’a ve bayram hutbe’lerinde, laik, Kemalist çevreler, “Cumhuriyet Bayramında, ya da Falanca Zât’ın vefat seniye-i devriyesinde, Hutbe’de, Falanca zât niçin zikredilmedi, kendisine niçin du’a edilmedi” diye kıyameti kaparıyorlar.

Bunun üzerine, Diyanet İşleri Başkanlığı, ya onların talepleri istikametinde, hutbeler hazırlayarak, ya da sükût ile geçiştirmeye bakıyor.

Oysa ki, “Ey laik, Kemalist, münkir, mülhid ve zındıklar! Sizin, din’le, Diyanetle, Cum’a- Cemaatle ve namaz ve hutbe ile ne alaka ve münasebetiniz vardır ki, Bizim nasıl hutbe irad edeceğimize, hutbe’lerde, kimlerin isimlerinin zikredileceğine ve kimler için du’a edileceğine karışıyorsunuz? Kemalizmi din kabul ediyor, Kemalizm’in kurucusu olana “Türk Peygamberi,” diyorsunuz. Biz, sizin Anıt Kabir’de nasıl yortu yapacağınıza, nasıl tapınacağınıza, zaman zaman da nasıl secde edeceğinize, istikamet vermediğimiz gibi, sizler de, bizim de nasıl hutbe okuyacağımıza, hutbelerde kimlerin isimlerinin zikredileceğine, kimler için du’a edeceğimize söz söyleme ve müdahale hakkınız yoktur,” demeleri gerekmez mi?

Diğer taraftan, 1927 yılında, devrin Cumhurreisi, M.Kemal’in ta’limatıyla, devrin Diyanet İşleri Reisi, M. Rifak Börekçi, bütün il ve ilçe müftülüklerine gönderdiği bir ta’mim ile, “Bundan böyle, Cum’a ve bayram Hutbe’lerinde, şahıs isimlerinin anılmaması, şahıslar için du’a edilmemesi, bunun yerine, Devletimizin bekâ ve temadisi, Milletimizin selâmeti için du’a edilmesi emr’edilmiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığı, Diyanet’in arşivlerinde olması gereken bu ta’mimi, çıkarmalı, güncellemeli, bundan sonra, Kemalist, münkir, mülhid ve zındık çevrelerin muhtemel itham, iftira ve yalanlarına muknî bir şekilde cevap vermelidir.

Filhakîka, ba’zı İslâm diyarında zaman zaman, devrin sultan’ları veya ülke’nin fatih’leri’nin hutbelerde isimlerinin zikr’edildiği, isimleri zikr’edilerek haklarında hayır du’a’lar edildiği bir vakıa’dır. Nitekim, Yavuz Sultan Selim Han, dünya tarihinde Sina Çölü’nü ordusuyla birlikte hem de gidiş-dönüş iki def’a geçerek, Mısır’ı, dolaysiyle de Hicaz’ı Mukaddes topraklar, Mekke ve Medine’yi feth’ettiğinde, Mısır- Kahire’nin en büyük Cami’i’nde, cemaatle birlikte Cum’a namazındadır. Cum’a Hutbesinde, Cami’i’ni İmam-Hatibi, Hutbe’de, kendisine izafeten, “Sahibü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn es-Sultan Yavuz Selîm Han,” diye kendisinden bahs’edince, derhal ayağa kalktı ve “Hayır! Hayır! “ Hâdimü’l- Harameyni’ş-Şerîfeyn,” diye düzeltti.

1927’ de, il ve ilçe müftülüklerine gönderilen ve “Bundan böyle, hutbelerde, şahıs isimlerinin zikredilmemesi ve şahıslar için değil, Devletin bekâ ve temâdîsi, Milletin selâmeti için, du’a edilmesini derpiş eden ta’mim, asla, Cium’a ve bayram hutbelerinde, hulefâ-i Râşidîn Efendi’lerimizle, Peygamber’imizin pek Muhterem amcaları, Hazreti Hamza ve Hazreti Abbas İbn-i Abdülmuttalip ve diğer Ashab-ı Güzîn’in isimlerinin zikredilmesine şamil değildir.

Zira, aynı yıl, 1927’de yine Mustafa Kemal’in ta’limatıyla, M.Rifat Börekçi tarafından hazırlanan bir yıllık, 50 haftalık, hutbeler Risalesinde, her hutbe’nin, ikinci bölümünde, Hutbe-i Sâniye,”sinde, hulefâ-i Râşidîn Efendi’lerimiz, Peygamser’imizin amcaları ve diğer Ashab-ı Güzîn zikr’edilmiştir. Çünkü, Şî’a’nın zuhurundan i’tibaren, onlara rağmen, asılsız, itham, iftira ve buhtan’larına bir cevap teşkil etmek üzere, Cum’a ve bayram hutbe’lerinde, hulefâ-i Raşidîn Efendi’lerimizin ve Peygamberimizin iki amcasıyla, diğer Ashab-ı Güzinin isimlerinin zikredilmesi, Sırat-ı Müstekîm üzere, Peygamberimizin ve Ashabının yolun’dan ayrılmayan ehl-i Sünnet ve’l- Cemaat’in Rükn-ü Rekîni, Üssü’l- Esâsı kabul edilmiştir.

İmam-ı Rabbânî, Mücedd-i Elf-i Sânî, Hazret’leri, bir mektupla, kendisine, “Efendim, bizim Beldemizde, üç haftadır, hatip, Cum’a hutbesinde, hulefâ-i Râşidîn Efendi’lerimizin isimlerini zikretmiyor, ne buyurursunuz?” sualine karşılık, “Diyelim ki, bir hafta unuttu, ikinci hafta, dalgınlığına geldi, üst üste üç hafta zikretmemesi, artık, unutkanlık dalgınlık değil, ondaki bir maraza delâlet eder ki, bu maraz, şî’a hastalığıdır.” buyurur.

Ben, Vatanımızda ve gönül coğrafya’mızda 2002 yılından beridir, Cum’a ve bayram hutbe’lerinde hulefâ-i Râşidîn Efendilerimizin isimlerini zikretmeyen, imam-hatiplerinin hepsinde bir maraz ve şî’a hastalığı vardır,” diyemem, ama ehl-i Sünnet’in önemli bir esâsını yerine getirmedikleri için, en azından birer, ehl-i bid’at olduklarını söyleyebilirim.

Yeni ta’yin edilen Diyanet İşleri Başkanı’ndan beklentimiz, Abbasî’lerden, Büyük Selçûkî, Anadolu Selçûkî, Osmanlı Devlet-i aliyye’miz ve 2002 yılına kadar Cumhuriyet’imiz dönemlerinde devam edegelen ve Devletimizin bekâ ve temâdîsi’nin en ehemmiyyetli şartlarından birisini hiç beklemeden, bir formel hutbe hazırlatarak, memleketimiz dahilinde ve gönül coğrafya’mızda bir ta’mim ile yerine getirilmesidir.