Bazen bir milletin hafızası, takvimlere sığmaz…

Zamanın satır aralarında değil, ateşin içinden geçerek yazılır.

İşte Nevruz tam da böyle bir gündür; yalnızca baharın gelişi değil, bir dirilişin, bir hatırlayışın ve bir yeniden doğuşun adıdır.

Türk için Nevruz, çiçeklerin açtığı bir mevsimden çok daha fazlasıdır.

O gün, demirin dile geldiği, ateşin yol gösterdiği gündür.

O gün, bir milletin kaderini kendi elleriyle dövdüğü gündür.

Tarihin derinliklerinden süzülen kadim bir hatıra anlatır…

Türk milleti bir zamanlar, düşmanları tarafından kuşatılıp dar bir vadiye hapsedildi. Bu yerin adı Ergenekon idi.

Dağlarla çevriliydi, geçit yoktu, umut yoktu…

Ama Türk’ün içinde sönmeyen bir şey vardı: özgürlük ateşi.

Yıllar geçti. Nesiller o vadide büyüdü, çoğaldı…

Fakat hiçbir çocuk gökyüzünü tam anlamıyla tanımadı. Çünkü dağlar yalnızca taş değildi; kaderin kendisi gibi sert, zamanın kendisi gibi ağırdı.

Sonra bir gün…

Bir bilge çıktı ortaya.

“Bu dağlar aşılmaz değil,” dedi.

“Onları eritmek gerekir.”

Ve o an, Türk’ün kaderi değişti.

Ateş yakıldı.

Körükler kuruldu.

Bakır ve tunç, yalnızca bir maden olmaktan çıktı; iradenin sembolüne dönüştü.

Dağ, bir düşman gibi değil, çözülmesi gereken bir sır gibi görüldü.

Günlerce, gecelerce…

Demir kızdı.

Ateş büyüdü.

Ve sonunda o dağ, bir kapı gibi açıldı.

İşte o an…

Türk milleti Ergenekon'dan Çıkış ile yeniden doğdu.

Bu yalnızca bir kurtuluş değildi.

Bu, küllerinden doğan bir iradenin, zincirlerini ateşle parçalayan bir ruhun haykırışıydı.

Nevruz, o günün hatırasıdır.

Her yıl yakılan ateşler, o büyük ateşin yankısıdır.

Üzerinden atlanan her kıvılcım, geçmişin karanlığından sıyrılıp geleceğe yürüyen bir ruhun sembolüdür.

Bugün bizler, belki dağları eritmek zorunda değiliz…

Ama kendi içimizdeki Ergenekonlarda yaşıyoruz hâlâ.

Korkular, sınırlar, suskunluklar…

Hepsi görünmeyen dağlar gibi çevremizi sarıyor.

İşte Nevruz bu yüzden hâlâ canlıdır.

Çünkü bize şunu hatırlatır:

Hiçbir dağ, inançtan daha güçlü değildir.

Hiçbir karanlık, ateşten daha kalıcı değildir.

Türk’ün Nevruz’u, yalnızca bir bayram değildir.

O, ateşle yazılmış bir destandır.

O destanda demir vardır, alın teri vardır, sabır vardır…

Ama en çok da umut vardır.

Ve belki de en önemlisi…

Bir milletin kendi kaderini, kendi elleriyle şekillendirebileceğine dair sarsılmaz bir inanç vardır.

Bugün bir ateş yakıldığında, yalnızca ısınmayız biz…

Hatırlarız.

Nereden geldiğimizi, nasıl dirildiğimizi ve neye dönüşebileceğimizi…

Çünkü bazı hikâyeler anlatılmaz…

Yaşanır.

Ve Nevruz, Türk’ün yaşadığı en büyük hikâyelerden biridir.