Bazen hayatımıza tam da istediğimiz şey girer. Bizi çok seven biri, arzu ettiğimiz iş ortamı, uzun zamandır beklediğimiz sonuç… Sonra birden hayalini kurarken bize huzur veren şey, bizde huzursuzluk yaratmaya başlar. Bir yanımız çok sevilmekten rahatsız olur, o iş ortamı aslında arzu ettiğimiz gibi değildir, beklediğimiz sonuca ulaşmak beklerken hissettiğimiz heyecanı taşımaz. Sonra sorarız: “Neden böyle oldu?”

Hepimizin zihninde farklı şemalar bulunur. Bu şemalara göre hayatı anlamlandırırız. Sadece davranışlarımız değil duygularımız da öğrendiklerimizle hareket eder. Şemalarımız, kendimizi ve dünyayı algılama ve yorumlama biçimimizdir. Çocukluk yaşantımız, iletişimlerimiz, ihtiyaçlarımızın karşılanıp karşılanmaması, maruz kaldığımız ve gözlemlediğimiz davranışlar ve yaşadığımız önemli deneyimler zamanla bizde kimi temel inançları oluşturur. “Yeterince iyi değilim.”, “Kimse beni bu kadar çok seviyor olamaz.”, “Güvenilir olmak için çabalamalıyım.” gibi…

Bu düşünceler, yetişme dönemimizde bize göre ‘hayatta kalmak için yapmamız gerekenler’ olabilir. Ancak çocukken bize böyle hissettiren bir durum, yetişkinlikle hayatımızın önünde bir set oluşturur. Artık koşullar değişse de şemamız orada olduğundan bir şeyi isterken hissettiklerimizle ona sahip olduğumuzda hissettiklerimiz çakışır. Eğer terk edilmekten korkuyorsak ne kadar çok sevilsek de zihnimizin bir köşesi hep şu kaygıyı taşır: “Ya bir gün beni sevmekten vazgeçerse?”

O vazgeçmese de…

O sevmekten vazgeçmese de o an ulaşamdığımızda, beklediğimiz bir cevabı alamadığınızda, yeterince ilgilenilmediğimizi düşündüğünüzde terk edilme şemamız devreye girer. Hatta yoğun kaygılar, tutum ve davranışlarımıza yansıyarak ilişkiyi zedeler hale gelir. Aynı şekilde değersizlik duygusuna sahip biri de el üstünde tutulduğunda kendi içinde “Ben bu kadar değeri hak ediyor muyum?” sorusunu sorar. Zamanla kendini değersizleştirerek kendini doğrulayacak sonuçlara ulaşırarak “Ben biliyordum bu kadar sevilmediğimi” ya da “O kadar da değer vermiyormuş.” der.

Oysa mesele sevilmememiz değildir, sevildiğimize inanmakta zorlanmamızdır. Zihnimiz çelişkiden hoşlanmadığından kestirme bir yolla ‘zaten’ ile başlayan sonuç cümlelerine ulaşır. Çünkü şemalarımz sadece düşüncelerimiz değil aynı zamanda içsel haritalarımızdır. Bu nedenle “Neden hep aynı şeyi yaşıyorum?” dediğimiz şey aynı şey değildir, biz onda aynı şeyi görüyoruzdur. Çünkü insan kendi inancını doğrulayacak kanıtlara daha çok odaklanır, bulamazsa kendi yaratır. Ancak bilindik hikâyeyi doğrulamaya çalışmak doğru bir hikâye yazmayı sağlamaz.