Fransız düşünür Guy Debord, “Gösteri Toplumu” adlı eserinde modern insanın gerçek ilişkilerden uzaklaştığını, görüntülerin hükmü altında yaşamaya başladığını söyler. Bunu söylediğinde 1967’dir. Debord’un ifade ettiği gösteri kavramı, kitlelerin karşısına artık sadece televizyon ekranlarında değil hayatın içinde gerçeğin yerini alarak da çıkıyor.
60’lı yılların sonunda, medya henüz hayatlarımıza bu kadar hakim değilken yapılan bu tespitin doğruluğunu, aradan geçen altmış yılın ardından sosyal medya sayesinde çok net görüyoruz. Bir zamanlar insanlar hayatlarını yaşar, sonra sohbetlerde heyecanla bunları paylaşırdı. Bugünse önce nasıl görüneceklerini hesaplıyor, sonra yaşıyor ya da yaşamaya çalışıyor. Kahvaltı etmeden önce tabağın fotoğrafını paylaşmak, arkadaşla içilen kahveden çok bunu paylaşmanın tadını çıkarmak, tatile giderken tüm molaları sosyal medyada sunmak, anı yaşamaktan çok o anın nasıl görüneceğinin kaygısını taşımak…
Başlangıçta insanları birbirine bağlayan bir araç olarak ortaya çıksa da sosyal medya, artık yaşanan ya da yaşıyormuş gibi yapılan hayatların sergilendiği bir vitrin görevi görüyor. İlişkiler sergileniyor, başarılar havada uçuşuyor, mezuniyetler düğün konseptine taşınıyor, cenazede çekilen fotoğraflar servis ediliyor. Oysa o anki duygular gerçekten yoğun ve samimi yaşanıyorsa, bunları çekip paylaşmak nasıl akla gelebiliyor?
Herkes yayında
Mutluluğu ve keyif almayı sadece zevk peşinde koşmak sanan günümüz insanı, haz duygusunun nasıl bir tüketim malzemesi olduğunu göremiyor. Çünkü artık yaşadığı andan değil onun başkaları tarafından görülmesinden keyif alıyor. Debord, kapitalizmi ve popüler kültürü sadece ekonomik açıdan değil toplumsal ilişkiler ve algılar açısından da değerlendiriyor. Haliyle onun ifadesiyle ‘gösteri’, anlık duygular ve deneyimlerin yerine görünürlüğü, imajı ve algıyı koyuyor. Böylece önemli olan ne olduğunuz ya da ne hissettiğiniz değil nasıl göründüğünüz, nasıl algılandığınız oluyor.
Bugün insanların çoğu kendi hayatını sadece yaşamıyor; onu sunuyor ve kendileri de bir yabancı gibi izliyor. Böylece hayat, eleştirmen ya da izleyici notu bekleyen bir sahneye dönüşüyor. İnsan da hiç olmadığı kadar görünür olurken bir o kadar görünmez oluyor. “Bu paylaşımımı kaç kişi (ya da kimler) beğenmiş?” yerine “Bu hayatı kendim için mi, yoksa başkalarına göstermek için mi yaşıyorum?” sorusu sorulmadıkça en büyük kaybın anılardan çok kaçırılan hayat olduğu da çok geç fark edilecek gibi görünüyor.