Bir nehirde kendi teknenizle keyifle ilerliyorsunuz. Belki sırt üstü uzanmış, gözlerinizi kapatmış, ellerinizi başınızın altına almış, gökyüzünü izlemenin tadını çıkarıyorsunuz. Siz nehirde ağır ağır süzülürken aniden başka bir tekne sizin teknenize çarpıyor. Haliyle öfkeleniyorsunuz. Hatta belki söyleniyor, bağırıyorsunuz. Teknedeki kişi ya da kişilere bir çift laf söylemek istiyorsunuz ancak bir bakıyorsunuz ki tekne boş, içinde kimse yok. Rüzgârla sürüklenerek sizin yolunuza giren tekne gelip size çarpmış. Öfkeniz havada, söyleyecekleriniz boğazınızda asılı kalıyor. Çünkü karşınızda suçlayacağınız kimse yok.

Bu senaryonun bir de aksini düşünelim. Yine aynı çarpışma, aynı sarsıntı, aynı öfke olsun. Ne değişirdi? Zihnimiz, olayın içinde bir insan olduğunda öfkemizi büyütür. Kökeni Çinli filozof Zhuangzi (Chuang Tzu)’ya dayanan bu felsefi düşünce, bizden şunu sormamızı ister: “Beni öfkelendiren şey yaşanan durum mu, yoksa bu duruma yüklediğim anlam mı?”

Trafikte önümüzde ilerleyen ve bize yol vermeyen sürücüye, markette yavaş hareket eden kasiyere öfkeleniriz. O sürücünün yol istediğimizi fark etmemiş olması ya da kasiyeri acelemiz olduğu için yavaş algılıyor olmamız ihtimali pek aklımıza gelmez. Peki, acelemiz olmasa kasiyere bu kadar takılır, yol istemesek önümüzdeki sürücüye öfkelenir miydik?

Can sıkan senaryolar

Elbette her davranışı her zaman anlayışla karşılamak ve kabul edilir görmek durumunda değiliz. Saygı sınırını aşan, art niyet barındırdığı açık olan, haksız ve incitici tutumlar karşısında kişisel sınır çizmek kendimize saygının gereğidir. Ancak her durumu kişiselleştirmek, kendimize yönelik bir eylem olarak görmek, diğerlerini kendi düşünsel sistemimiz ve beklentilerimiz çerçevesinde değerlendirmek iç huzurumuzu zedeler. Çünkü böyle olduğunda diğerlerinden bağımsız kişisel senaryolarımızı yazarız, ki bunlar da genellikle can sıkıcı olur.

Bazen bizi öfkelendiren şey o tekne değil içinde olduğunu varsaydığımız kişidir. O kişi olmadığında kendimizle ve öfkemizle baş başa kalırız. Bu öfkeyi yöneltecek kişi arayışımız sürdükçe bizi öfkelendiren şeyin aslında içimizde olduğunu görme şansımız yok olur.

Boş tekne felsefesi, kimsenin bizi incitemeyeceğini ya da bize yapılan her şeyin önemsiz olduğunu söylemez. Şunu söyler: “Bize yapılanlarla tepkilerimiz arasında, seçim yapabileceğimiz bir alan vardır.” Bu alan, onu fark ederek algılarımızı ve tepkilerimizi yönetmemizi mümkün kılar. Her zaman teknemize çarpan başka tekneler olacaktır. Bu tekneler her zaman boş da olmayacaktır. Ne de olsa herkes kendi teknesiyle yolculuğunu yapıyor, kazalar olası. Ancak hangi durumda neye öfkeleneceğimiz, neyi nasıl algılayacağımız bizim seçimimize bağlı olarak gelişecektir.