Evet, bu hafta da yine eskilerden yazalım istedim.

Hani geçen haftaki yazımızda, “Eski, eskimeyen bir yenidir.” demiştik. Eski, aynı zamanda bir özlemdir.

İnşallah eskilerimizi yaşamaya ve yaşatmaya gayret ederiz. Aslında insan eskiyi konuştuğunda bir bakıma kendisini yenilemiş oluyor. Bazı sorunlarımızı çözmek için psikoloğa gittiğimizde, o bile çoğu zaman hastasını geçmişe, yani eski yaşanmışlıklara götürüyor.

Yeni yaşanmışlıkları, eski yaşanmışlıklarla tedavi ediyor desek yanlış olmaz.

Yine çok eski olmayan, benim de dün gibi hatırladığım bazı gerçekler ve yaşanmışlıklar var.

Eskiden Kemeraltı: Dürüstlüğün Sembolü

Kemeraltı mevkiinde semercilik —at, eşek ve katırların yük taşıması için kullanılan semerlerin yapımı— ve süpürgecilik mesleği çok yaygındı. Süpürge imalatı hâlâ devam etmektedir.

Burası adeta bir fabrika gibiydi. Birçok insan ekmeğini bu mesleklerden kazanırdı.

Buranın esnafı da bir başkaydı.

Namaz vakitlerinde veya kısa süreliğine bir yerlere gittiklerinde dükkânlarının kapılarını kapatmaz, sadece kapının önüne hasırdan örülmüş bir iskemle, yani tabure koyarlardı.

Bu, “Birazdan geleceğim.” anlamına gelirdi.

Gençlik yıllarımızda çoğumuz bu duruma şahit olmuşuzdur.

Müşteri o saatlerde gelmişse dükkân sahibinin camide olduğunu anlar, onu bekler; daha sonra yine aynı esnaftan alışverişini yapıp giderdi.

Yani dükkân sahibinde, “Dükkânı kapatmayayım, bir yere gitmeyeyim; müşteri gelir de geri döner.” endişesi yoktu.

İşin doğrusu, kimsede rızık endişesi de yoktu.

Esnaf bir müşteri kaybetse, “Rızık Allah’tandır.” derdi.

Şimdilerde ise iş yerlerinin hepsi sigortalı, alarmlı, çift kilitli ve güvenlikli. Kapıları çelikten, kimileri güvenlik yönünden emniyete bağlı olmasına rağmen yine de birçok olumsuzlukla karşılaşıyoruz.

Demek ki eskiden daha güvenli bir ortam vardı.

İnsanların birbirlerine karşı güveni vardı.

Bu da hem imani hem de insani bir olguydu: (Güven)

“Hamsiye, Balığa Naylon!”

Trabzon’da balık pazarı yoğun olarak Moloz mevkiinde olurdu. Balık almak isteyen Moloz’a gitmek zorundaydı. Hâlen de öyle.

Balık çeşidi burada bol olduğundan insanlar genellikle burayı tercih ederdi.

O zamanlar öyle “poşet” falan yoktu. Balığı alan ya kâğıt torbaya koyacak ya da küçük çocukların sattığı “naylon” torbalardan alacaktı.

Balık alacak müşteri önce bir naylon satın alır, sonra balığını alırdı.

Bu durum çocuklar arasında küçük bir pazar oluşturmuştu.

Bizim de içinde bulunduğumuz bu pazarda yüksek sesle bağırırdık:

“Hamsiye, balığa naylon!”

Maksadımız okul harçlığımızı çıkarmaktı.

Şimdilerde marketlerde poşetlerin ücretle satılmasına ne demeli? Aynı şey mi, yoksa değil mi?

Bence poşetler hepten yasaklanmalı, kâğıt poşete geçilmeli. Balık almaya gelen de poşetini yanında getirmeli.

Bir plastik poşetin denizde çözünmeden yüzlerce yıl kalabildiğini düşünürsek, bugün çevre konusunda daha dikkatli olmamız gerektiği açık.

Taze Balık!

Yine mahallelere gelip balık satanlar vardı.

O zamanlar bugünkü gibi seyyar pazarcı arabaları yoktu. Mahalle balıkçılarının tezgâhı, iki gözlü, yuvarlak ve büyük kefelerden oluşuyordu.

Kefelerin omuzlarda taşınabilmesi için her iki kefeye, balıkçının boyuna göre zincir bağlanırdı. Bu zincirler de yine kendi omuz genişliğine göre hazırlanmış kalın bir çubuğa bağlanırdı.

Balıkçı, çubuğu omuzlarına alır ve yükü dengeli bir şekilde taşırdı.

Yanlarında sarı madenden yapılmış çift kefeli bir tartı aleti bulunurdu. Bir tarafına kilo ağırlığını, diğer tarafına da balığı koyar, tartardı. Tartıda kusur yoktu.

Yani balıkçılar dükkânlarını akşama kadar sırtlarında taşıyorlardı.

Düşünebiliyor musunuz?

Akşama kadar omuzlarında bunca yük...

“Taze balık, taze balık!” diye bağırırlardı.

Ne helal para değil mi?

Bir amca vardı. Beyaz gömlek giyer, üzerine siyah gemici montu geçirirdi. Kırık topuklu ayakkabıları vardı. Uzun bıyıklıydı, her gün tıraş olurdu. Oturaklı, esaslı ve gür bir sesi vardı.

Tam anlamıyla bir balıkçı amcaydı.

Buz Gibi Su

Avni Aker Stadyumu'nun yanında yeni yapılan Yavuz Selim Sahası'nda amatör maçlar oynanırdı. Amatör futbolcuların çoğu antrenmanlarını da burada yapardı.

Tabii o zamanlar tesis yoktu.

Su yok, duş alma yerleri yok, soyunma odaları yoktu veya henüz yapılmamıştı.

Saha topraktı. Oyun sırasında tozdan kimse görünmezdi.

Spor yapanlar çok terler, susarlardı.

Bizler de saha kenarında, gazoz şişelerine doldurduğumuz suyu satmak için beklerdik. Ara verildiğinde hep başımıza üşüşürler, buz gibi suyu içerlerdi.

Bir şişesi 25 kuruştu.

İşte Trabzon’da sporcular buralardan yetişirdi.

Bu imkânsızlıklarla ne kupalar kazanıldı!

Şimdiki imkânlara bakıyoruz da geçmişle mukayese etmek gerçekten mümkün değil.

Bugün bir futbolcu için milyon dolarlar konuşuluyor.

Biz ise kazandığımız parayla bisiklet kiralardık.

Kiraladığımız bisikletin lastiği en az iki kere patlardı. Bunu bildiğimizden, yeni bir bisiklet kiralamak için erkenden gidip yarışırdık.

Genellikle bisikletleri Yavuz Selim Sahası çevresinde sürerdik.

Tabii yarışmak da kaçınılmazdı.

Şimdilerde imkân çok.

Bisikletin kendisi alınıyor, bir yıl bile kullanılmadan apartmanın bodrumunda çürümeye bırakılıyor.

Sinema Öncesi Kıraathane

Trabzon’un meşhur sinemaları vardı:

Saray Sineması, Konak Sineması, As Sineması, Sümer Sineması, Renk Sineması, İnci Sineması...

Bunların bazılarının yazlıkları da vardı.

Gece saatlerinde bu sinemalarda birçok insan zaman geçirirdi.

Ama sinemaya gitmeden önce mutlaka, o zamanlar ismini Saray Sineması’ndan alan Saray Kıraathanesi’ne uğranır, bir çay içildikten sonra sinemaya gidilirdi.

Yine o zamanlar, şimdi “kahvehane” diye tabir ettiğimiz yerlerin adı kıraathane idi.

Saray Kıraathanesi ve İnci Kıraathanesi bunların en önde gelenlerindendi.

Kim kimi ararsa mutlaka bu gibi yerlerde bulurdu.

Buralar adeta birer buluşma yeriydi.

Dertleşilir, hasret giderilir, sohbet edilir, dostluklar pekişirdi.

Siyah Beyazdı Ama Güzel Günlerdi

Evet, belki yine eksik kaldık.

Ama her okuyucumun bir anısına dokunabildiğimi umuyorum.

Belki biriniz Kemeraltı'ndaki esnafı, biriniz “Hamsiye, balığa naylon!” diye bağırdığı günleri, biriniz omzunda kefeleriyle mahalle mahalle dolaşan balıkçıları, biriniz Yavuz Selim Sahası'ndaki tozlu maçları, biriniz de sinema öncesi içilen o çayın tadını hatırladı.

İşte geçmiş biraz da budur.

Bir insanın hafızasında kalan küçük bir ayrıntı, yıllar sonra koca bir dünyayı yeniden canlandırabilir.

Sizleri Allah’a emanet ediyorum.

Siyah beyazdı ama güzel günlerdi.