Hakan Bey, Prometheus filmini geçtiğimiz haftalarda kitap kulübümde sizleri de konuk ederek konuşmuştuk, ancak filmde ele alınan konular ve filmin verdiği mesajlar o kadar etkileyici ki, o yüzden bu filmin röportajını da yaparak, çok kıymetli okuyucularımızın da aydınlanmasını istedim. Çünkü filmi izledikten sonra, herkes sizin çıkardığınız anlamları çıkarmayabilir ya da daha farklı bir bakış açısı ile filme bakabilir.

Öncelikle sizin bakış açınızdan Prometheus filmi neyi anlatıyor? İzleyicisine vermek istediği mesaj nedir?

Bir çok izleyiciden farklı olarak filmin, iki felsefi yaklaşımın çatışması ve sonunda birisinin galip gelmesine rağmen; mağlup olan felsefenin, insan olmamız nedeniyle mağlubiyeti kabul etmeyişini, bir uzay macerası hikayesi ile izleyiciye sunduğunu söyleyebiliriz.

İnsan, yaşadığı gezegene hâkim olmaya başladığından beri sürekli olarak kimliğini, nereden geldiğini, neden dünyada bulunduğunu cevaplamaya çalışıyor. Bu sorulara cevap vermeye çalışan felsefi ekollerin toplamına “Varoluşçu Felsefe” adını veriyoruz.

Uzun yıllardan beri, varoluşa cevap vermeye çalışan filozoflar, bilim adamları, psikologlar ilgili konuda eserler yazmış, sosyal deneyler yaparak, ilgili soruya cevaplar aramışlardır.

Kimisi insanın varoluşunu etik değerler geliştirmek ve yaşamı düzenlemek ile tanımlarken, kimisi yaşamı tamamen haz almaya ve haz vermeye indirgemiş, kimisi ise yaradılışı ilahi bir sınav olarak görmüş ve yorumlamıştır.

Varoluşçu felsefenin sorduğu sorulara basit cevaplar vererek, aslında yaradılışın herhangi bir amacı ve hedefi olmadığını, varsa bile asla tam olarak bilinemeyeceğini, bilinse bile başkasına aktarılamayacağını söyleyen Gorgias'ın öncüsü olduğu Nihilizm'in yükselişi ve galibiyeti ile biten film, yine de insanın o varoluşsal sancılarının, kendi kendine sorduğu ancak cevabını bilmediği sorular ile sonuna kadar devam edeceğini bize harika görsel şöleni ile sunmaktadır.

Varoluşsal sancılar dediniz. Bu filmde nasıl aktarılıyor?

Filmin açılış sahnesinde var olan ancak daha sonrasında kesilen, Peter Weyland'ın konuşması aslında varoluşsal sancının ilk görüntüleridir. Kendisi, var olma nedenini “Dünyayı Değiştirmek” olarak tanımlıyor ve bu konudaki ihtirasının ne kadar büyük olduğunu da bize hem söylüyor hem de hissettiriyor.

Aslında varoluşun bir illüzyon olduğunu, yine bu konuşmasındaki “Arabistanlı Lawrence” filmindeki bir sahne ile aktarıyor, “Ateş parmağımı yakıyor ve canım yanıyor ancak yanmamış gibi davranmaya devam ediyorum”...

Sonrasında, iki bilim adamı olan Shaw ve Holloway'in, yaradılışlarının amacını soracakları, neden yaratıldıkları ile ilgili bilgileri doğrudan alacaklarına inandıkları “Mühendisler” ile ilgili keşfi yaptıkları sahneyi görebiliriz. Bu iki sahne, insanın içindeki varoluş sancısını bize göstermektedir.

Peki filmdeki mühendisler neyi temsil ediyor?

Filmin yarısına kadar felsefedeki ilksel kaynak, her şeyin geldiği yer, töz olarak gösterilmişlerdir.

Sonrasında ise onlara karşı duygularımız ve bilgilerimiz değişiyor. Çünkü yaratım becerilerinin yanında, yok etme becerilerinin de olduğunu öğreniyoruz.

İlk başta her şeyin cevabını bulacağımızı sandığımız bu yaratıcıların, bizim varoluşumuza ilişkin hiç bir sorumuza cevap veremeyeceğini, meşhur hologram sahnesinin ilerleyen sürecinde açılan kapı ve mühendislerin kocaman bir büstünün, heykelinin bulunduğu sahnesinin sonunda, Holloway'in ağzından duyabiliriz: “Burası da boş bir mezar!”

Burada bin yıllarca efsane olarak aktarılan “Tutankhamun'un Mezarı ve Ölüler Dünyasına Açılan Kapı” efsanesinin, keşiften sonra gerçek olmadığını, süslü eşyalar ile dolu olmasına rağmen özünde sadece basit bir mezar olduğunu, herhangi bir yıldız kapısının ya da ölüler diyarına açılan bir boyutun olmadığını söyleyen Howard Carter'e bir gönderme mevcuttur. Kısaca Holloway, gezi ve araştırma grubunda, mühendislerin insanları yaratmalarına rağmen, yaradılışın nedenine ilişkin cevapları veremeyeceğini bize söylemektedir.

Mühendislerin, yaradılış ile ilgili sorularımıza cevap verememesine ilişkin en vurucu sahne Peter Weyland'ın, canlı kalan mühendis ile yaptığı görüşmeden sonra ortaya çıkan anlaşma sonunda fiziksel saldırı sonucu ölürken söylediği son cümledir: “Burada hiç bir şey yok”

Hayatın anlamını bulmaya gelen, yaşam krizini ölümsüzlükte bulacağını sanan bir varoluşçunun sonunda Nihilizmi galip ilan ettiği sahnedir bu sekans.

Peki burada “Mühendisler neyi temsil ediyordu?” demiştiniz, sorunun cevabı burada yatıyor aslında, mühendisler yaratıcıydı ancak onlar sadece insanı yarattılar, insanın varoluşu ile ilgili soruları cevaplamadılar. Ki mühendis ile David arasındaki konuşmada da bunu görebiliyoruz. İnsanları neden yarattıklarına ilişkin soruya verdiği cevap çok net: “Çünkü yapabiliyorduk !!!”

İnsanın yaradılışının özel bir nedeninin olmadığını belirten ve dürüst söylemek gerekirse, her insanı çok yaralayan bir cümle: “Sen özel bir varlık değilsin”

Varoluşçu felsefenin, filmde kaybettiği ikinci sahne burasıdır.

Bu sahne aslında teolojinin de varoluş sorusuna cevap veremeyeceğini, sadece tahminler yürüteceğini ancak varoluş nedenimiz hakkında elle tutulur çok net cevaplarının olmayacağına ilişkin bir sekanstır.

Biyoteknik insanlara ruh verebilmek, bu filmde de sizce ele alınan bir konumuydu?

Yazar ve yönetmen, bir ruh kavramının varlığını filmde çok irdelemiyor. Ruhu duygu kavramı ile birleştiriyorlar. Ruhu olmayan David, duyguları olmayan bir biyoteknik bir varlık. Dolayısıyla ruh ve duygu birbirine eşit olarak tanımlanıyor.

Hem yazar grubu hem de yönetmen, varoluş sancıları çeken insanların, anlam arayışında olan insanların boşuna uğraştıklarını, bu sorulara teolojik cevaplar bulunamayacağını, yaşamın herhangi bir amacı olamayacağını, amacı insanların kendilerinin belirleyeceğini aktarıyorlar.

Hayatın ve insanın yaratılmasında özel bir şey olmadığını, Holloway karakteri, mühendisler ile insan DNA'sının eşleşmesi esnasında söylüyordu: “İnsan biyolojik bir varlıktır ve yaratılması için bir parça DNA ve zekâ yeterlidir.”

David karakteri de bu sözün ispatı niteliğindedir. İnsan DNA'sı, zekâ ve teknik materyal. Özetle film, ruh denen kavramın gerçekliğinin olmadığını, bu kavramı bizim yarattığımızı, özünde ruh denen soyut kavramın duygular olduğunu söylemektedir. Biyoteknik bir varlık duyguyu bilir ama sahip değildir. Dolayısıyla filme göre duygusu olmayan şeyin ruhu yoktur.

Prometheus filmi üzerine kıymetli Hakan Mokan ile röportajımızın ikinci bölümü haftaya perşembe köşemde yer alacak. Kitapla ve sevgiyle kalın.