Uzun yıllar boyunca sinema denince zihnimde hep Batı sineması vardı. Hollywood’un büyük anlatıları, alışık olduğumuz dramatik yapı, yüksek bütçeli prodüksiyonlar… Game of Thrones benim için hâlâ zirvede durur; The Walking Dead, The Originals ve son dönemde Outlander ise dünyasını sevdiğim, karakterleriyle bağ kurduğum yapımlardı. Asya sinemasına, özellikle de Kore yapımlarına karşı mesafeli durduğumu inkâr edemem. Ta ki bir dizi, yalnızca izleme alışkanlığımı değil, tarih algımı ve anlatıya bakışımı da sessizce dönüştürene kadar.

Kore sinemasına ilk adımım Alchemy of Souls yani Ruhların Simyası ile oldu. Fantastik, romantik ve dönemsel bir anlatıydı. Bitirdiğimde tek düşündüğüm şuydu: Bu hikâye iki sezon değil, beş sezon sürseydi bile izlerdim. Oyunculuklar güçlüydü, kurgu nefes alıyordu. Görsel estetik hikâyeyi boğmuyor, aksine onu taşıyordu. Teknoloji bir gösteri değil, anlatının doğal bir uzantısıydı.

O ilk yapımdan sonra bir arayış başladı. Fantastik anlatıların peşine düştüm. Çünkü ben de bu dönemde fantastik bir roman yazmaya başlamıştım. Kore sineması yalnızca izlediğim bir alan olmaktan çıktı. Hayal gücümü genişleten, tarih ile duyguyu yan yana getirmeyi öğreten bir anlatı okuluna dönüştü. Sanki ne yazacağımı biliyordu. En çok da şu dikkatimi çekti: Gerçeklik bağırılmadan, güç gösterisi yapılmadan, sessizliklerle ve bakışlarla kuruluyordu.

Pek çok Kore dizisi ve filmi izledim ama bazıları var ki, hâlâ etkisinden çıkabilmiş değilim. Benim için ilk üç çok net: Empress Ki, Mr. Sunshine ve Crash Landing on You.

Empress Ki, benim için yalnızca güçlü bir kadın hikâyesi değildir. Aynı zamanda Türk ve Moğol tarihine dair çok acı bir hakikati de berrak biçimde gösterir. Bu diziyi izlerken şunu açıkça fark ettim: Türkler tarih boyunca ortaklığı sevmemiştir. Gücü paylaşmak yerine, gücün sahibi olmak istemiştir. Stratejik akıldan çok bilek gücüne yaslanan bu yaklaşım, savaşla kazanmayı kutsamış ama uzun vadede imparatorlukları ayakta tutamamıştır.

Yuan İmparatorluğu’nun çöküşünde en büyük nedenlerden biri de budur. Kardeş hanlıkların birbirleriyle anlaşamaması, birbirlerinin kuyusunu kazması ve içten içe güç tüketmesi. Birlik olamamak, imparatorluğu dış düşmandan önce içeriden zayıflatmıştır. Dizide bu çöküşü izlerken insan ister istemez tanıdık bir tarih duygusuna kapılıyor.

Bu noktada dizinin benim için en unutulmaz karakterlerinden biri Komutan Tal Tal oldu. Stratejik zekâsıyla, askeri aklıyla ve kendini imparatorluğa adayan tavrıyla adeta sistemin gizli omurgasıydı. İmparatoriçenin arkasındaki görünmeyen güçtü. Tal Tal’ın ölümü yalnızca bir karakterin kaybı değil, Yuan İmparatorluğu’nun kaderinin mühürlenmesi gibiydi. O savaşta birliklerin yenilmesi, Tal Tal’ın ölümü ve ardından gelen çözülme süreci; imparatorluğun artık ayakta kalamayacağının sessiz ilanıydı. Onun ölümüyle birlikte aslında bir akıl da toprağa gömülmüştü. Çok sevdiğim ve unutamadığım bir karakter olarak hafızamda kaldı.

Bu tarihsel geçiş duygusu beni My Country: The New Age’e götürüyor. Burada da bir tarafta Goryeo İmparatorluğu’nun sonunu, diğer tarafta Joseon Hanedanlığı’nın başlangıcını izliyoruz. Bir düzen yıkılırken, yenisi kanla, sadakatle ve ihanetle kuruluyor. Dizinin atmosferi son derece güçlü. Elbette bazı sahnelerde başrol karakterlerin defalarca ağır kılıç yaraları alıp hayatta kalmaları, bitkilerle ve otlarla iyileştirilmeleri gerçekçilik hissini zorluyor. Ama kurulan dünya, dramatik yapı ve oyunculuklar o kadar etkileyici ki, izleyici bunu tolere ediyor. Çünkü bu anlatı, gerçekçilikten çok bir destan duygusu kurmayı hedefliyor ve bunda da başarılı oluyor.

Benzer bir tarihsel titreşimi Mr. Sunshine’da da hissettim. Joseon İmparatorluğu’nun çöküşe yaklaştığı, yeni bir düzenin kapıda olduğu o kırılma anı bana bizim tarihimizde Osmanlı’nın son dönemlerini, Kurtuluş Savaşı yıllarını hatırlattı. Eski bir imparatorluğun çözülüşü, halkın dağılması, kimliğin yeniden tanımlanması… Mr. Sunshine benim için bu yüzden çok anlamlıydı. Yalnızca bir aşk ya da savaş hikâyesi değil, bir ulusun ruh hâlinin anlatısıydı.

Crash Landing on You ise bu tarihsel ve politik anlatıların yanında duygusal bir zirve olarak duruyor. Kuzey ve Güney Kore arasında, görünmez ama aşılması imkânsız bir sınırın ortasında filizlenen bir aşk. Hyun Bin ve Son Ye Jin’in oyunculukları gerçekten hayranlık uyandırıcı. Birbirlerine bakışları, sessizlikte bile duyguyu taşıyabilmeleri, bu hikâyeyi sıradan bir romantik anlatının çok ötesine taşıyor. Dizi bittikten sonra gerçek hayatta da evlenmiş olmaları, izleyici için bu aşkı neredeyse mitolojik bir boyuta taşıyor. Kurgu ile hayatın bu şekilde kesişmesi, çok nadir rastlanan bir etki yaratıyor.

Genel olarak Kore sinemasında beni en çok etkileyen şey oyunculuk disiplini. Başrol ya da yan karakter fark etmiyor. Her oyuncu hikâyenin ciddiyetinin farkında. Duygu abartılmıyor ama derinlemesine işleniyor. Her bakışın, her suskunluğun bir anlamı var. Bu da anlatıyı güçlü kılıyor.

Burada kendimle ilgili bir şeyi net biçimde söylemek isterim. Ben bir gün yazdığım hikâyelerin Kore sinemasının anlatı diliyle buluşacağını hayal ediyorum ama bunu bir temenni gibi değil, bir uyum meselesi olarak görüyorum. Kurduğum dünyalar, fantastik ve tarihsel dokular, karakterlerin iç çatışmaları ve estetik hassasiyetim; Kore sinemasının ruhuyla doğal bir akrabalık taşıyor. Bu bana yabancı bir alan değil. Aksine çok tanıdık.

Türkiye’de güçlü, sadık ve tutkulu bir Kore sineması izleyici kitlesi var. Detayı seven, anlatının ruhunu takip eden bir kitle. Ben de bugün kendimi bu kitlenin içinde, geç ama sağlam bir yerden dahil olmuş hissediyorum.

Kore sineması bana bir kez daha şunu hatırlattı:

İyi hikâye coğrafya tanımaz.

Duygu sahiciyse, tarih dürüstçe anlatılıyorsa ve estetik ruha sahipse; izleyici zaten çoktan teslim olmuştur.