Kişisel marka” anlayışı, özellikle youtuber gibi dijital figürlerin yükselişiyle hayatımıza daha fazla girdi. Gün geçtikçe büyüyen bu anlayış, çocukların gelecek hedefi haline gelmişti ve o çocuklar büyüdüğünde, kişisel markalaşma çağı da tam anlamıyla başlamış oldu. Akıllı telefonla yalnızlaşma süreciyle başlamışlardı, şimdi geleceklerini kişiselleşme üzerine kurguluyorlar. Kurumsallık, birlik ve beraberlik gibi kavramlar onlarda anlam karmaşasına sebebiyet veriyor. Hemen herkeste ise bir fenomen olma, tek başına var olma isteği oluştu. Bu "bir başına olma" arzusunu duyanların sayısı, neredeyse ülkedeki akıllı telefon sayısına yaklaşıyor.

Sürpriz Bayrak Taşıyıcıları: Baby Boomer Kuşağı

Kişisel marka arayışını yoğun olarak Z kuşağı gençlerinin talebi olarak görmüştük. Ancak şaşırtıcı bir şekilde, bu akıma Z kuşağından daha güçlü sahip çıkanlar, "Baby Boomer" olarak adlandırılan 1946-1964 kuşağı oldu. Bu kuşak, aynı zamanda son yirmi yıldır dünyadaki birçok ülkeyi yöneten kuşaktır. Artık yaşları ilerlemiş, tecrübesi ise sorgulanır olan bu liderler, toplumsal değer yaratmak yerine kişisel bir markaya dönüşmeyi hızla benimsediler.

Bu denklemde 1965-1980 doğumlu X kuşağı ise adeta, adı gibi bir "bilinmeyen" olarak kaldı. Devlet yönetiminde zirveyi görmeden yaşlandılar. Sanki bir el, bu kuşağın etkisiz kalacağını öngörmüş de adını "X" koymuş gibiydi.

Siyaset Sahnesinde Monarşiye Dönüş

Yönetici konumundaki Baby Boomer kuşağının kişisel markalaşmayı sempatiyle karşılaması, önemli bir dönüşümü tetikledi. Bugün çok sayıda devlet adamı, bir kurumu veya devleti temsil etmekten çok kendi kişisel markasını inşa etmenin peşinde. Haliyle ülkeler, adım adım komitelerin, kurulların ve bakanların ortak aklından uzaklaşıp tek bir kişinin, yani kişisel bir markanın iradesine teslim olmaya başladı. Aslında bu durum yeni değil; adı modern olsa da özü, tarihten çok iyi tanıdığımız monarşiye geri dönüştür. Tarih, bu yönetim şeklinin defalarca denendiğini ve her defasında sonunun savaşla, kanla bittiğini acı örneklerle göstermektedir.

Piyasalar Tek Adam Rejimlerini Sevmez

Bir komitenin, kurulun veya ortak aklın değil de tek bir kişinin sözlerinin değer kazandığı bu düzen, sadece gerçeği ölçen piyasalar tarafından anında tepkiyle karşılandı. Unutmayalım ki piyasa, manipülasyonlar hariç tutulduğunda; ahlakı, medeniyeti ve hürriyetleri düzenli olarak ölçen bir barometredir ve bugüne dek hiç yanılmamıştır.

Kaosa dönen piyasalarda yatırımcılar, sığınacakları güvenli bir liman arar. Doğal olarak ilk baktıkları yer, dünyanın rezerv paralarıdır. Ancak manzara pek iç açıcı değil:

  • Dolar: Başkanlığı bırakıp bir tüccar gibi davranan, kişisel markalaşma peşinde deli divane olmuş, tehditkâr, malını satamadığı herkesle kavga eden, acımasız bir liderin yönetiminde her geçen gün değer kaybediyor. ABD aydınları da bu tutum ve yönetimden oldukça şikayetçi.

  • Şekel: Tüm dünyanın tepkisini çeken, Filistin’i yerle bir eden, dünya tarihinde kötü anılacak. Ama kendi tarihine "toprakları genişleten lider" olarak geçmek için çabalayan kişisel marka tutkunu Binyamin Netanyahu’nun yönettiği para birimi güvenli bir liman olamaz.

  • Yuan: Gayrisafi milli hasılasını büyütse de gelir adaletsizliğinde zirvede olan, Doğu Türkistan'da soykırım projesi yürüten, asimilasyon için kadınlara tecavüz ettirilen ve kişisel markasına gelebilecek zararı engellemek için denetimci olan muhaliflerini yok etmeye çalışan tek adam Xi Jinping’in Yuan’ı da bir seçenek değildir.

  • Ruble: Benzer bir tek adam yönetimi sergileyen Vladimir Putin’in Rublesi de elbette güven vermiyor.

  • Euro: Afrika'daki sömürgeciliği "hata" olarak nitelendirip Orta Doğu'daki kaosa destek veren Macron, ya da Merkel’in gizemli ve ani hastalığının ardından partinin ve sonrasında hükümetin başına geçen Friedrich Merz gibi liderlerin yönetimindeki Euro da tam olarak güvenli bir liman sunamıyor.

Güven Kaybının Adresi: Altın

Günümüzün yanlış anlaşılmış "kişisel markalaşma" akımının dönüştüğü tarihsel "monarşik" düzenden korunmak isteyenlerin güvenli limanı, bir kez daha Altın oldu. Dünya insanları bu paranoid psikolojik, ekolojik ve ekonomik fırtınadan korunmak için tekrar ona sığındı. Büyük küçük tüm yatırımcıların yoğun talebiyle altın, son bir buçuk ayda %20’ye yakın bir sıçrama yaşadı.

Merkez bankaları ne kadar enflasyonun sebebi olarak yastık altındaki altınları gösterse de bu bahaneyi artık kimse yemiyor. İnsanlar, güvensizlik ve enflasyon sebebiyle altına yöneldiğinin farkında ve elinde kalan bu son tutunacak dalı kimseye kestirmez. Güveni tesis etmesi gereken kurumlar, halkı suçlamak yerine işlerini doğru yapmaya odaklanmadığı sürece de altın alımı artarak devam edecektir.

Isınma

Altındaki %20’lik bu ivmelenme, doğal olarak fiyatların “ısınmasını” da beraberinde getirdi. Normal koşullarda bu durum için “piyasa çok ısındı” analizi yapılır ve yeni alım için fiyatın “soğumasını” bekleme tavsiyesi verilirdi. Kimse elini bu ateşte yakmak istemezdi.

Ancak içinde bulunduğumuz dünya, normal koşullardan çok uzak. Sürekli manipüle edilen piyasaların, artan jeopolitik karmaşıklığın, savaşların ve acımasızlığın yarattığı yangın, altının ekonomik ısınmasından çok daha büyük. Hal böyle olunca, tüm beden ateşteyken ele vuran sıcaklık hissedilmez oluyor.

Bu nedenle, "altının fiyatı artık düşer" demek pek sağlıklı bir öngörü olmaz. Fiyatlarda bir gevşeme yaşanırsa, bu muhtemelen büyük sermayelerin bir manipülasyonu ile olacaktır. Ama tekrar yükselişin devam etmesi kaçınılmazdır.

İnce Çizgi: Atatürk Gibi Olabilmek

Kişisel markalaşma, kendi ilahi papazlarını, kutsal şeyhlerini veya firavunlarını yaratma projesine dönüşmemelidir. Bu yola girenler, "Tek bir Tanrı vardır" derken, bir lider için "Tanrı'nın çekiciliğine sahip" gibi ifadeler kullanmaya başlayabilir. Biliyoruz ki bu filmin sonu güzel bitmiyor. İnsani vasıflarını terk eden liderler egolarına yenik düşer, kendilerini Kaf Dağı'nda görmeye başlarlar ve bu durumun faturasını halk öder.

İşte bu yüzden geçmişte insanlar, kişisel değil toplumsal gelişime değer verdiler. Adına kurum dediler; kuru, fit ve sağlıklı bir toplumu işaret ettiler. Şirket dediler; işe ortak koşmayı, aklı birleştirmeyi anlattılar. Kurumları ve fabrikaları, halkın güvenle yaşadığı kaleler olarak gördüler ve bu kaleleri çoğaltmak istediler. Tek bir aklın değil, ortak aklın gücüyle geliştiler. Dengeyi aradılar.

İnsanlık daha kaç defa monarşi ile bağımsızlık aşkı arasına sıkıştırılacak? Kişisel marka gelişimi için yapılan çalışmalar, bilge bir toplum yaratmak için çok kıymetlidir. Ama bunun monarşiye evrilmesini engellemek ayrı bir marifettir. O ince çizgiyi korumalıyız. Bu arayış, cumhurun kendi kendini yönetmesine, yani cumhuriyete tehdit oluşturmamalıdır. Çünkü biliriz ki efendi varsa köle de vardır; kral varsa kul da vardır.

Tıpkı Mustafa Kemal Atatürk gibi, kişisel marka olmak isteyenler konuların derinliğine inmeli ve en tepeye çıktığında "Çalışan köylü, benim efendimdir" diyebilmeli ve öyle de yaşayabilmelidir.

Monarşizmin Kaçınılmaz Sonu: Boşaltılan Kumbaralar

Kişisel markalaşmanın ardından gelen "Ben en büyüğüm" duygusu, yok oluşun anahtarıdır. Kırılgan, katı ve esnekliğini yitirmiş bir yapı, monarşizmi hortlatır. Ortaya çıkan küçük küçük kişisel markacılar, kendi büyük tek adamlarını seçer. Her monarşizmde olduğu gibi, kilise hızla devlet içinde devlet olur ve bütçeden aslan payını alır. Baş papaz lükse dalar.

Buna tepki olarak toplumda sekülerleşme baş gösterir. Halk, o kahin kralın tek bir dokunuşla hastaları iyileştiremediğini görmeye başlar. Bu seküler kitle, birikimlerini medeniyete ve bilime giden yola aktarma fırsatını kollar. Çünkü ilaha, güzele giden yol çalışmak, denemek, tecrübe etmektir. Yani bilimdir. Sekülerler ruhlarına dua için, mirasında papazlara ayırdığı parayı azaltırlar. Çok pahalı olan kilise topraklarına gömülme isteklerinden de artık soğumuşturlar. Haliyle tek adamın harcamaları için gereken gelirler azalır.

Ama o tek adamdır, lüks harcamaları durdurulamaz. Hemen pazardaki ürün fiyatlarına yansıyacak zamlar, vergiler gelir. Yüksek masrafları bir şekilde karşılanmalıdır.

Haliyle kaçınılmaz olan olur, enflasyon doğar.

Halk bu pahalılığa dayanamayıp sesini yükselttiğinde, yönetici "halkın ateşini biraz söndürmek" için kumbaralara döner. Justinianus taktiği ile monarşizmin yarattığı zenginlerin mal varlıklarına birer birer el konulur; yani kötü günler için oluşturulan kumbaralar bozdurulmaya başlanır. Ancak halk artık duramaz, sıranın kendisine tekrar geleceğini öğrenmiştir. Yaşadığı tecrübelerle kandırılamayacak seviyeye gelen kitleler, denge ve adalet için monarşizme karşı ayak direr.

Kişisel gelişim” elbette olmazsa olmazdır.

İnsanın kimyasını değiştirebilecek kadar hassas olan "kişisel marka"da çok önemlidir. Ama yoğun yetkinlik ister. Bu kişiler konuyu incelikle analiz etmeli; bilmeden topluma ve medeniyete zarar vermemelidir.