Kitabın protagonisti ülkesinin elit bir sınıfında yer almaktadır ve zengin bir hayat sürmektedir. Genç yaşta anne ve babasını kaybeder. Ailesinden kendisine çok yüklü bir servet kalır. İşte bu andan itibaren para kazanma ve kariyer konuları kendisi için gereksiz bir konu olur.

Ancak bu süreçten sonra ise protagonist giderek hissizleşir, istekleri yok olma seviyesine iner, duyguları donuklaşır, ruhsal bir çöküş yaşar. Günleri böylesine duygu boşluğu içinde geçerken, bu centilmen yedek subay şaka ile başlayan ve sonu kendisini ahlaki bir suç işlemeye götürecek bir olay yaşar. Aynı gece başından duygu yoğunlukları ve karmaşaları yaşayacağı bir olay daha geçer.
Tam iradesinin, üzerinde bir yaptırımı kalmadığını düşünürken yaşadığı bu olaylarla beraber kendi uyanış mucizesini yaratır. Her anlamda isteksizlik ve duygu donuklukları sonucunda sönmüş olan hayatı, yeniden filizlenir ve ruhani bir uyanış yaşar.
Yine klasik bir Zweig psikolojisi okudum. Okuyucusunu insan ruhunun derinliklerine yönlendiren bu eser anlatım tarzıyla ve kurgusuyla sorgulatan, düşündüren, hissettiren bir kitap olmuş. Başlangıçta konu biraz sıktı ve açıkçası “Ne okuyorum ben?” dedim ama sonuna doğru Zweig kalitesi kendisini gösterdi.
Metin, son derece sıradan görünen bir olaydan yola çıkarak, bireyin içsel dönüşümünü ve varoluşsal uyanışını anlatır. Zweig’ın psikolojik çözümleme konusundaki ustalığı, bu kısa ama yoğun anlatıda bence yine zirveye ulaşmış.
Eserin merkezinde yer alan kişinin, yani kitabın protagonistinin Viyana sosyetesine mensup, maddi açıdan hiçbir ihtiyacı olmayan bir aristokrat olması ve bu tarz bir insana o iki olayın yaşatılması, üstte de bahsettiğim gibi son derece sıradan görünen bir kurgu havası vermiş kitaba. Böyle bir kurguyla da yazarın aslında vermek istediği çok ince bir mesaj var, peki nedir bu?
Zweig, bu noktada modern ve maddi durumu iyi bir insanın temel çıkmazlarından birini, önemli bir psikolojik sorununu ortaya koyar: Dışsal refahın, içsel doyumu garanti etmemesi durumu. Protagonistin yaşadığı can sıkıntısı, yalnızca bireysel bir ruh hâli değil; aynı zamanda modern ve aristokrat sınıftan bir insanın yaşamındaki ruhsuzluğunun bir sembolüdür.
Hikâyede kırılma noktalarını, yani kişinin ruhani uyanışına sebep olacak olayları tabii ele alamam çünkü sizlere spoiler vermiş olurum. Ancak sizler kitabı okuduğunuzda protagonist bu ahlaki suçları neden işledi diye bir düşünceye kapılırsanız da cevabı çok basit: Bu olaylar, tamamen duygusal bir boşluktur ve varoluşsal bir isyan niteliğindedir. O yaşına kadar hiçbir kaygısı olmayan insan hayatının o anına kadar da hiçbir gerçek riske girmemiştir. Dolayısı ile bu olayda aldığı hayatın son derece gerçek bir riski ile, canlı olduğunu hisseder ve ruhsal uyanışı yavaş yavaş başlar. Çünkü korku, suçluluk ve yakalanma ihtimali, bu aristokratın duygularını keskinleştirir. Daha önce fark etmediği ayrıntıları görmeye başlar; zaman yavaşlar, hisleri yoğunlaşır.
Stefan Zweig kurgusunda, psikolojik gerilimi size sonuna kadar hissettirirken, aynı zamanda okuyucusuna bu iyi ya da bu kötü diye bir öğreti sunmaz, insan ruhunun çelişkilerini sunar.
Zweig bu eserinde, düzenli ve güvenli bir hayatın insanı bazen ruhen köreltebileceğini anlatmış. Kişi bu düzenli, güvenli ve konforlu hayatta eğer kendisini belli bir yaşa kadar keşfedememişse ruhen körelmesi çok mümkündür. Bir diğeri de o yaşına kadar hiçbir tehlikeye düşmemiş bir insanın, yaşadığı tehlike ve belirsizlik ile varoluş bilincini yeniden canlandırabileceğinin keşfidir.
Amin Maalouf’un çok sevdiğim bir sözü vardır: İki yüzü vardır zamanın; uzunluğunu güneşin döngüsü belirler, derinliğini ise tutkular.
Protagonist de bu kitapta başına gelen olaylar sonucunda yaşadığı ruhsal uyanışla, aslında zamanın derinliğini belirleyecek tutkularına yeniden kavuşur.
Hissizlik, ruhsal boşluk, içsel uyanış, suç, korku ve haz gibi duygular üzerinden psikolojik derinliği yüksek iz bırakan bir eser olmuş.
Kitaptan aldığım, benim için en güzel alıntı:
“İnsanların geçmişte kalan her şeyin hep bir hata ve ileriye bir hazırlıktan ibaret olduğunu sanmaları genel bir delilik hali.”
Stefan Zweig
28 Kasım 1881 günü Viyana’da doğan Zweig, Viyana Üniversitesi’nde felsefe okudu ve burada “Hippolyte Taine Felsefesi” üzerine hazırladığı tezi sayesinde, üniversitede doktora derecesi aldı. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca biliyordu.
Yazarlığa başlangıç yıllarında Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl ile tanıştı, ilişkisini ilerletti ve Herzl, Zweig’ın denemelerini Neue Freie Presse gazetesinde yayımlayarak, kariyer başında yazara destek oldu.
Zweig, Birinci Dünya Savaşı’nda orduya gönüllü olarak katıldı ve Viyana’da savaş arşivinde memur olarak görev yaptı. 1917’de askerlikten muaf olunca İsviçre’ye gitti, savaş sona erince 1919’da Avusturya’ya geri döndü. Hitler liderliğinde Nasyonal Sosyalizm diktatörlüğe başlayınca kendisinin üstü de çizildi, hatta 1933’de eserleri Naziler tarafından yakıldı. Nazi tehlikesinden kurtulamayacağını anlayan Zweig göçebe hayata başladı ve sırası ile İngiltere, Portekiz, Amerika, Arjantin, Paraguay’da yaşadı ancak son durağı eşi Lotte Altman ile beraber Brezilya oldu. 22 Şubat 1942’de ise İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı etki, umutsuzluk duygusu ve Hitler’in zulmünden artık insanlığın kurtulamayacağı psikolojisi altında eşi ile birlikte intihar etti.
İntihardan önce yazdığı mektubunu ise “Bütün dostlarımı selamlarım. Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızıllığını görmek nasip olsun. Ben, her zamanki sabırsızlığım ile önden gidiyorum.” sözleri ile sonlandırdı.
“Üç Büyük Usta”, “Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar” ve “Kendileriyle Savaşanlar” eserleri büyük ses getirdi. İntiharından çok kısa süre önce kaleme aldığı “Satranç” ise en meşhur kitaplarından biri oldu. Bunlara ilave olarak da kendi açımdan “Mecburiyet”, “Gömülü Şamdan” ve “Sahaf Mendel” kitapları da yazarın çok sevdiğim eserleridir. Bugün incelemesini yaptığım kitap da aralarına girecek olursa bu eserlerin hepsini tavsiye ederim kıymetli dostlar.