Bir taşın sessizliğinde büyüdü adım,
Ne alkış aradım, ne gölgeden taç.
Çünkü öğrendim;
Güneş, en çok kendini yakarak aydınlatır dünyayı.

Yürüdüm.

Ayağımın altında kırılan dikenler değil,
İçimde kırılan korkular yankılandı.
Her yenilgi, alnıma sürülen bir geceydi;
Her doğruluk, sabahıma açılan ilk pencere.

yüreğini doğrulukla kuşanan insan,
Rüzgâr yön değiştirince eğilme.
Çınarlar fırtınaya boyun eğdikleri için değil,
Köklerini unutmadıkları için ayakta kalır.

Zafer, dediler, yüksekte dalgalanan sancaktır.
Ben ise onu, Bir yetimin gözündeki güvenin yeniden doğuşunda gördüm.
Bir haksızlığa sessiz kalmayan tek cümlenin,
Ordular kadar güçlü olabildiğini öğrendim.

Onur;
Kimsenin bakmadığı anda
Vicdanınla aynı tarafta durabilmektir.
İnsan, kendi kalbine yabancı düştüğü gün kaybeder;
Kendi hakikatine sadık kaldığı gün kazanır.

Ne zaman kibir kapımı çalsa,
Toprağa baktım.
Bütün görkemli dağların
Sonunda aynı sessizliğe yaslandığını gördüm.
O vakit anladım:
Büyüklük, yükselmekte değil,
Yükselirken kimseyi küçültmemektedir.

Ey zaman!
Adımı unutursan unut.
Sesimi rüzgâra savurursan savur.
Yeter ki ardımdan geçen bir çocuk,
Doğruluğu seçerken yalnız olmadığını hissetsin.

İşte o gün, ne madalyaya ihtiyaç kalır,
Ne mermerden yapılmış anıtlara.

Çünkü en görkemli zafer,
İnsanın kendi karanlığını yenerek
Başkasına umut olacak bir ışık bırakmasıdır.

Ve o ışık,
Ne ateşten doğar
Ne de altından.

Bu ışık, onurunu hiçbir fırtınaya satmamış
Bir yüreğin sessiz ama sonsuz zaferidir.