“ARAPÇA OLMAZ İSE KONUŞAMAYIZ!...”

Türk dili ve Edebiyatı Orta Asya’dan Anadolu’ya ve Balkanlara uzanan göç yollarında, Arapça (Kur’ân’ın Lisanı fasîh Arapça) ve Farsça’dan alınan kelimelerle zenginleşmiş, Cihanşümûl bir lisan haline gelmiştir. Serlevha olarak aldığım cümleler, Merhum, Pelami Safa’ya aid’dir.

Güneş Dil Devrimi Teorisi’nin hararetle tartışıldığı bir dönem’de söylenmiştir. Güneş Dil Devrinimin tartışıldığı, T.B.M.M.’si’nin celsesinde kürsüde konuşan meb’us, “Lisanımıza bi’ahere idhal, yad kelimeleri, bil’hassa, Arapça ve Farsca kelimeleri acilen Lisanımızdan ihraç etmeliyiz,” deyince, diğer meb’us’lar tebessüm etmişler, “Meb’us Efendi, bu nasıl olacak? Unvanın Arapça, mükaleme esnasında kullandığın bütün kelimeler Arapça ve Farça!” diye istihza etmişlerdi. İşte, Merhum, Peyami Safa, “Arapça olmaz ise konuşamayız,” cümlelerini bu tarihlerde, söylemiştir.

Zaman zaman, internet vasatında çok ehemmiyyetli yazılar, makale’ler düşüyor. Ben bunlardan a’zamî derece’de müstefid oluyorum. Siz değerli okuyucu’larımızın da istifade etmeleri için, bunlardan ba’zılarını Köşe’me aktarıyorum. İşte bunlardan birisi, Şöyle ki; - “Bir eksiğiniz olsa “tedarik” edemez, bir yanlış yapsanız, “telâfî” edemezsiniz.

Arapça olmasa “özür” dileyemez, bir “ma’zeret” sunamazsınız.

Birisi öfkelenip parlasa “teskin” edemezsiniz. “Va’az” “nasihat” “Fayda” vermez. “Tekdir” “tekdir” de her zaman iş görmez. Bir defâ Arapça olmasa “Efendim, şey” diye kekeleyemezsiniz. Zirâ, “şey” Arapça’dır. İsteğiniz olsa “recâ’ “ederim, diyemezsiniz. Birbirinizi “teselli” edemez,” Kader-i İlâhî” dir, “mahzun”-”mükedder” olma “sabr” et, “akibet-i” “hayır” olur diyemezsiniz. “Nüfus” Cüzdanınız “kayb” olsa (aslı, “gâib”) “ilân” veremez, Efendim şöyle “lezzet”li bir yemeği “iştah”la “mide”ye indiremezsiniz. Canım sıkıldı “haber” leri dinleyeyim, yok bir “kitab” a saldırayım olmaz.

Kendimi “sokağa” “cadde” atayım, “mümkün” değil. çıkıp “etraf”a bakayım. Şu “civar” da bir turlayıp geleyim; diyemez. Köyüme gideyim, bir “hava” değiştireyim! Yapamazsınız. Köy değil ama köy’ün bağlı olduğu “kasaba” “nahiye” “belde” Arapça’dır. Ülke değil ama. “Vatan”, “memleket” Arapçadır. Beyler işi “ciddi” ye alın, kişinin “haddi”ni bilmesi büyük “fazilet”dir. “Talip” ne der. Kişi “noksan”ını bilmek gibi “irfan” olmaz. “İnsaf” veyâhut! “Din” “İman” “vatan” “âr” “namus” “haya” “iffet” “izzet” “Şeref” “akıl” “iz’an” … Hepsi Arapça’dır.

Kötü bir durum var. Etraf “hain”, “haysiyet” “cellat”ları köşeyi tutumuş. Nereden türedi bu kadar “asıl”sız, “nur”suz, şu güzelim ülkede… Bunlarda “Ahlak” “Edep” yok. Yüzlerine tükürsen “iltifat” sayacaklar! “Rezâlet” diz boyu. Her yol “Mübah” s ayılır olmuş, Kepazelik “Arşa” çıkmış. “Haya”sızlık, “cesaret” adı altında “arz”-ı endame durmuş. “Samimiyyet” yok, sahte “surat”lar, iğreti “tebessüm” ler, “muzdarip” görünen “müstehzi” çehreler “zahmet”siz “dimağ” lar. “Kader” mi diyeceğiz? “Şüphe” siz öyle de bu “adam”ların/ bu âdemlerin bizim hiç mi “kabahat” imiz yok. Ne diyelim Allah “ıslah” etsin insanların iç “huzur” u yok.” Kanaat” duygusu kaybolmuş, kendisine biçilene “razı” olan yok. Büyük bir “hırs” “tamah” var insanlarda. Toplum “tehlike” lice “kutup” lara ayrılmış; birbirlerine “nefret” gözüyle bakıp “husumet” besler olmuşlar. “Hakaret” “küfür” biri bin para!

Hadi, “aşk”ı-”meşk”i “ahbap”lığğı bir “taraf”a bırakalım, iştenlikle “hasbihal” edemez, biribirimize, “merhaba” da mı diyemeyiz. Meğer ne çok şey borçluyuz şu Arapça’ya… “Hayat’ da Arapça’dır, “vücud” ( varlık) zda… “edebiyat” oa, “saadet” de, “bereket” de, “huzur” da. “İstikbal”e “dair” “emel” lerimiz de Arapça’dır. “mazi”ye aid “tahassür/ tahassüs” lerimiz de… “ân”a “aid” “eftar” ve “buhran”ımız da… Arapça olmasa” ilim” “fen” “san’at” olmaz. Efendiler daha da ileri giderek sizi “te’min” ederizki, hiç bir faaliyyet yapılamaz. Nokta. Bu arada, “Nokta” da Arapça. O olmasa, ne “mütefekkir”imiz ne “ilim” “edebiyat” ve “tarih” adamımız olur. Ne “mefkûre” sahibi idealist “siyaset”çi ne “da’va” adamı kalır. Ne “esnaf”-“ticaret” “erbabı”, ne “hizmet”li “sınıf”ı ne “amele”, ne de düşmanın kalbine korku ve “dehşet” salacak “asker” imiz kalır. Çocukların “mürüvvet”ini göremez “nikah” yapamayız. Böylece ne “aile” olur; ne “sülale” ne “nesep”. Bu kadarına pes, “ya’ni”! “isim” “fiil” “kelime” “harf” hepsi Arapça… Arapça olmasa iki “kelâm” edemeyiz, şurada! Bu kadarı da “fazla” mı diyorsunuz?!... Eh, “nazar” değmesin, “hattâ” “mâşâ- Allah!” diyelim, o zaman. Bir “kusur”, “hata,” etmişsek “af” ola!.