Bir davette karşılaştığım çok eski bir dostum ile sohbet ettik.

Anlattıkları beni öyle derinden etkiledi ki. O arkadaşımın dilinden onun da izniyle AŞK ve AŞKI üzerine benimle paylaştıklarını sizlerle paylaşmak istedim.

"Hayatımda belki de ilk kez bu kadar fütursuzca ilk defa gördüğüm aşık oldum. Bir görüşte AŞK dedikleri bu olsaydı gerek. O kadın benim hayatım olmalıydı dedim ve yüce Rabbim bu duamı kabul etti.

Aşkın insanı yücelttiği kadar yorduğu da bir gerçek. Hani bazen insan, en büyük savaşını karşısındakiyle değil kendi içinde verir ya, işte o noktadaydı. Her ne kadar devamlı birlikte olsak da zaman zaman evli olmamdan dolayı beni bu noktadan vurmaya başladı. Ve her üstü kapalı veya direk vurmalarında omuzlarım hep düşmeye başladı.

Yanlışlarım vardı ama kimseyi de kandırmıyordum. O'nun için çırpınıyor bir yerlere gelmesi için hayatımı O'na adamıştım.

Ve bir ilişkide en çok inciten şey, sessiz ortaklık olur. Hataları görüp düzeltmek yerine, onları beslemek… İşte o sessizlik, omuzlarıma yüklenmiş görünmez bir kambur gibiydi. Sevdiğim kadın belki “idare ediyorum” sanıyordu ama aslında o idare ediş, benim iç dünyamda büyük boşluklar açıyordu.

Son dönemde kendimi kendimle içimden konuşurken bulmaya başladım. “Ben mi çok abartıyorum? Yoksa gerçekten görmezden gelinmeyecek şeyler mi bunlar?” diye soruyordum kendime. Bir yanımla savaşmaktan yorulmuştum, diğer yanıyla vazgeçmeye de hazır değildim. Çünkü aşk dediğin, bir günah çıkarma odası gibidir; hataların, pişmanlıkların ve umutların aynı anda yankılandığı karanlık bir mekân.

Şimdi bakıyorum da omuzlarımı toplayamıyorum. Ama belki de asıl mesele omuzlarımı dikleştirmek değil, kalbini doğrultabilmekte. Çünkü bilir ki, omuzları düşen adamın hikâyesi aslında pes edenin değil; içinde sessizce devam eden mücadelenin hikâyesidir."