Çocukluğumuzun neşesi, mahalle anası, hepimizin hafızasına şefkatiyle kazınan Adile Naşit… Onu sahnede yeniden görmek, sesini, kahkahasını, gözlerindeki o sıcacık pırıltıyı hissetmek tarifsiz bir duygu. İşte tam da bunu yaşattı bizlere Emrah Uslu’nun kaleme aldığı ve usta dokunuşlarla sahneye koyduğu Adile Naşit oyunu.

Dilek Denizdelen’in sahnedeki performansı kelimelerle tarif edilemeyecek kadar güçlüydü. Naşit’in hem gülen yüzünü hem de içindeki derin hüzünleri seyirciye o kadar sahici yansıttı ki, bir an kendimizi 70’lerin o naif Yeşilçam filmlerinin içinde bulduk. Oyun boyunca izleyici bazen kahkahalara boğuldu, bazen de boğazındaki düğümü çözmekte zorlandı. Denizdelen, sadece bir rolü oynamadı; adeta Adile Naşit’in ruhunu sahneye davet etti.

Elbette burada Emrah Uslu’nun hem kalemi hem de yönetmenliği ayrı bir parantez açmayı hak ediyor. Bir kahkahanın ardındaki gözyaşını, bir sanatçının ışığının gölgesiyle olan dansını böylesine ustalıkla işlemek büyük bir incelik gerektirir. Uslu, hem seyirciyi güldürdü hem düşündürdü; hem nostaljiye götürdü hem de insan ruhunun kırılganlığını hatırlattı.

Sonuçta ortaya çıkan şey sadece bir tiyatro oyunu değil, bir vefa, bir saygı duruşu, bir kültürel hafıza oldu. Adile Naşit’in kahkahası hâlâ kulaklarımızda çınlıyor, ama bu oyun bize o kahkahanın ardındaki derinliği de görme fırsatı sundu.

İzleyicilerin yüzünde tatlı bir tebessüm, gözlerinde ise hafifçe parlayan yaşlarla salondan ayrılması, bu emeğin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Dilek Denizdelen’in muhteşem performansı ve Emrah Uslu’nun usta kalemiyle ortaya çıkan bu eser, Türk tiyatrosunun son yıllardaki en özel işlerinden biri olarak hafızalara kazındı.