Bazı oyunlar vardır, ödüllerle süslenmiştir; bazılarıysa ödüllere sığmaz.
Şairler Mezarlığı işte tam da böyle bir oyun.

Ödüllerin sahici olup olmadığını sorgulayan biri olarak salona adımımı attım. İçimde önyargılar, zihnimde “fazlasıyla abartılmış olabilir” kuşkusu… Sahneye baktığımda gördüğüm yalnızca dört ince perde ve bir salıncaktı. Ne ışıklı dekorlar, ne görkemli bir tasarım… O an beklentilerim daha da yere çekildi.

Ama perde ardında bir yüz belirdi: Mısra
Selena Demirli Doğan, o incecik tüllerin ardından bir gölge oyununa hayat verdi. Mimikleriyle, gözlerinin parıltısıyla, yüzündeki kıvrımlarla öyle bir hikâye anlattı ki nefesim kesildi. Sözler başlamadan çok önce şiir başlamıştı zaten.

Kah gülüşleriyle içimi ısıttı, kah bakışlarının hüznüyle kalbime dokundu. Ve oyun boyunca tek bir an bile düşmeyen bir yoğunlukla, izleyiciyi bir girdabın içine çekti. O an, yıllar önce defalarca izlediğim “Rain Man” Yağmur Adam filmi geldi aklıma. Dustin Hoffman’ın o unutulmaz rolü… İşte öylesine saf, öylesine içten bir oyunculukla karşı karşıyaydım.

Sahnede ilk kez izlediğim Dilek Uluer ise dinginliğiyle büyüledi. Doğallığı, abartısız yalınlığıyla sahnenin şiirine eşlik etti. İki oyuncunun kelimeleri, beden dilleriyle birleşip bir nehir gibi akıyor; söz, şiire dönüşüyor, şiir sahnede yeniden hayat buluyordu.

Belki biraz daha kısa sürseydi tadı damağımda kalırdı. Ama yine de oyun, yüreğimde iz bırakmayı başardı.

Seversiniz ya da sevmezsiniz…
Ama emin olun, Selena Demirli Doğan ve Dilek Uluer’in performanslarına şapka çıkarmadan salonu terk edemezsiniz.

Ve ben, bu oyunu yalnızca bir kez değil, defalarca izlemek isteyeceğim.