Kıymetli Ayşe Ayan ile kitabı “Çizgi” üzerine uzun ve samimi bir röportaj yapmıştık. Çok uzun olması sebebiyle de bu röportajı iki bölümlük seri yapmak istedik. Geçen hafta yayımlanan birinci bölümde daha çok Ayşe Hanım’a ve kitabı hakkında düşündüklerine yer vermiştik; bugün yayımlanan ikinci bölümde ise daha çok “Çizgi”yi ve okuyucuda yaratmak istediği etkisini konuştuk.

— Kitabınızda ele aldığınız hikâye, ülkemizde hemen hemen her gün yaşanan ve haberlerde üzülerek izlediğimiz toplumsal konulardır. Bunların hepsi Ayşe Ayan’ın kafasında tasarladığı bir kurgu muydu? Yoksa kitapta yer alan hikâyelerde, gerçekten yaşanmış olanları var mıdır? Protagonist ve diğer karakterleri Ayşe Ayan tanıyor mu?
“Çizgi” bütünüyle hayal ürünü steril bir kurgu değil. Neredeyse her gün haber bültenlerinin arasına sıkışıp kalan, birkaç dakikalık üzüntüyle geçiştirilen gerçek hayatların izini taşıyor. Hikâyeyi alıp yalnızca yazmadım, derinleştirerek insanın iç dünyasındaki karşılıklarını görünür kılarak yeniden kurdum. Yani evet, kitapta yer alan hikâyelerin önemli bir kısmı yaşanmış gerçekliklere dayanıyor. Ama çıplak hâliyle değil, insan ruhunun içinden geçirilmiş, dönüştürülmüş ve bir bütün hâline getirilmiş biçimiyle. Karakterler bana yabancı değil, bazılarını doğrudan tanıyorum, bazıları da duyulmuş hikâyelerin ve gözlemlerimin birleşiminden. İnsan tek bir hayattan ibaret değil, gördüklerimizin, duyduklarımızın ve görmezden geldiklerimizin toplamıdır. “Bu yaşandı mı?” diye sorgulamadan, “Bu yaşanıyor.” gerçeğiyle okur arasına mesafe koymadan, edebiyatın diliyle yaşanmışlıkları yazdım.
— Bu kitabı yazarken, okurlarınızın özellikle hissetmesini istediğiniz temel duygu neydi?
Yazarken okurların sadece bir hikâye okumalarını değil, kendilerine pay çıkarmaları için de özen gösterdim. Hissedilmesini istediğim temel duygu “ar” olabilir belki; ama bu, yüzeyde kalan bir utanç değil, insanın kendi içinden kaçamadığı, sustukça büyüyen, görmezden geldikçe ağırlaşan bir yüzleşme hâli diyebilirim. İnsan yaptıklarıyla değil, yapamadıklarıyla yaralanır; söylemediği sözlerle, göstermediği tepkiyle, sessiz kalarak ortak olduğu yanlışlarla. “Çizgi”de tam da bu noktada okurun rahatsız olmasını; “Ben nerede sustum?”, “Neleri görmezden geldim?” gibi düşünceleri kendine itiraf etmesini istedim. “Ar” duygusu yalnızca mahcubiyet değil, bir hatırlayış biçimi ve insanın vicdanını yeniden duymaya başlamasıdır. İnsan rahatsız olduğunda değişmeye mecbur kalır. Kitabı okuyanın, “Güzel hikâyeyeydi.” demesini istemedim. İçinde bir şeylerin yer değiştirmesini, huzursuz olmasını kendine karşı daha dürüst olmak zorunda kalmasını da istedim. “Çizgi”nin asıl meselesi duyguların altında saklanan gerçeği hatırlatmaktır.
— “Çizgi”yi yazarken sizi en çok zorlayan kısım neydi? Yazarken kaçmak istediğiniz ama yüzleşmek zorunda kaldığınız bir sahne ya da duygu oldu mu?
En çok zorlayan kısım, şiddetten çok, şiddetin karşısında insanın neye dönüştüğünü yazmaktı. Celladın Alaca Timur’a uyguladığı bedensel ve ruhsal işkenceyi betimlemek teknik bir mesele gibi görünebilir ama asıl mesele, o anların içindeki duyguları taşımaktı. Bazı sahneler yazılırken insanın içine çöker, rahatsız eder ve sizi yazmaya zorlar. Bir kadının, bir erkek tarafından cinsel istismara uğradığı sahnelerle yüzleşmek, kelimeleri yan yana getirmekten ibaret değildi. O sahneleri yazarken kaçmak istedim, hatta bazı anlarda yazmaktan vazgeçmek, hiç var olmamış gibi yok saymak istedim, ama yaşananlar gerçekti ve bu gerçek her gün yeniden maalesef ki bir yerlerde yaşanıyordu. Gerçeği yumuşatmayı reddederek, istikrarla yazmaya devam ettim. Zorlandığım şiddeti anlatmak değil, onu estetize etmekti. Okurun acıyı okunabilir bulacağı bir mesafeye çekmek yerine, o mesafeyi bilinçli olarak ortadan kaldırdım. Rahatsız etsin istedim, çünkü şiddet çoğu olayda normalleştiriliyor, hızla unutuluyor. Unutturmak istemedim. Alaca Timur’un yaşadıkları üzerinden aslında birçok kadının sesini yazdım. Metni, insanın kendi vicdanıyla da yüzleştiği bir ağırlıkta tuttum. Birileri bu tarz kötü olayları yaşıyorken, nefes almakta nasıl zorlanıyorsa, ben de en az o kadar zorlandım. “Sert olmuş.” diyenler oldu. Gerçeğin kendisi zaten acımasız.

— Toplumsal olayları yazarken bir yazar olarak sorumluluğunuzun sınırı nerede başlıyor, nerede bitiyor?
Toplumsal olayları yazarken yazar olarak sorumluluğum, sessiz kalmayı reddetmekle başlıyor. Gerçek, özellikle rahatsız edici olanı, göz ardı edilmemesi gerekeni sayfalara taşımakla başlar. Yazarken gerçeği çarpıtmamaya ve yaşananların ağırlığını olduğu gibi aktarmaya özen gösterdim. Sorumluluğum anlatımın netliğinde şekilleniyor, okuru manipüle etmem, onları korku veya öfke ile yönlendirmem, kendi vicdanıyla yüzleştirmek önceliğim. Okur, neyi görüp ne hissedeceğini kendi seçmelidir. Yani benim sorumluluğum, gerçekliği sunmak ve rahatsız edici yüzünü gizlememek. Sınırım ise müdahale etmeden, doğruyu olduğu gibi aktarmaktır. Toplumsal gerçekleri anlatırken yazardan kaçış yoktur. Kaçanlar yalnızca konfor alanına sığınır, gerçeğin çürüyen kokusunu kapatır. Kalemimin sorumluluğu, insanın rahatsız olmasına izin vermek ve susturulmuş sesleri duyurmakla ölçülür. Rahatsız etmemek bir tercih değil, ihmal olur, yazarlık da böyle bir ihmalin lüksünü taşıyamaz.
— Kitap bitince, hikâyenin sonlanması şekliyle aslında “Çizgi”nin bitmediğini anlıyorum, buna katılıyor musunuz? Yakın gelecekte okurlarınız bu hikâyenin tamamıyla noktalandığını okuyacakları “Çizgi 2” ile karşılaşabilirler mi?
Çok doğru bir yerden yaklaşıyorsunuz, “Çizgi”nin taslağını hazırlarken, kesin bir sonla bitirmemeye karar verdim. Hayat gibi. Yarım kalan, devam eden, içimizde sürüp giden şeyler gibi. Kitabın son sayfası teknik olarak bitti. Devam kitabı heves ya da ticari bir kararın uzantısı değil, yarım kalmayı reddeden bir hikâyenin doğal devamı. Ancak editoryal çalışmalarımın yoğunluğu sebebiyle mecburi ara vermek zorunda kaldım. Yaklaşık bir ay önce yeniden yazmaya başladım. Bu kez çok daha derin, sert ve acımasız yazıyorum. İlk kitapta çizilen sınırların yıkıldığında, insanın neye dönüştüğünü ve açılan yaraların daha fazla saklanamadığı, karakterlerin kendileriyle kaçınılmaz bir hesaplaşmaya sürüklendiği bir metin olacak devam kitabı. Hedefim bu yıl bitmeden, tamamlayıp, baskıya hazır hâle getirmek.
— Ayşe Hanım bu keyifli röportaj için çok teşekkür ederim. Hem sizleri hem de sorularıma verdiğiniz cevaplar sayesinde kitabınızı tanımak çok güzeldi.
Uğur Bey, edebiyatı yalnızca kelimeler üzerinden değil, sorumluluk ve gerçeklik ağırlığında sizinle tartışmak, metinlerimin sayfaların ötesinde karşılık bulmasını sağladı. Bu tür diyaloglar, bir yazar için yalnızca anlatmak değil, okurla ve toplumla yüzleşmektir. Umarım “Çizgi”nin devam kitabıyla da tekrar buluşur, edebiyatı, hayatın karanlık ve acımasız yanlarını çekinmeden konuşma fırsatımız olur. Sorularınız, konukseverliğiniz ve metinlerime gösterdiğiniz özene, nazik jestinize ve kitabımın okurda gerçek bir karşılık bulduğunun kanıtı olan sohbetiniz için çok teşekkür ederim.