İnsanın kendi kalbi kadar karanlık bir zindan yoktur aslında.
Duvarları yoktur, kapısı görünmez, anahtarı sessizdir.
Dışarıdan bakan kimse fark etmez; çünkü insan, en derin karanlığını en düzgün gülüşünün arkasına saklamayı öğrenmiştir.

Güleriz.
Konuşuruz.
Çalışır, üretir, kalabalıklara karışırız.
Ama içimizde başka bir dünya kaynar durur.
Bir yanımız bağıra bağıra susar,
öteki yanımız koşarak yerinde kalır.

Modern hayat bize hız öğretti ama durmayı unutturdu.
Güçlü görünmeyi öğretti ama kırılganlığı ayıp saydırdı.
Oysa insan, en çok durduğunda duyar kendini;
en çok kırıldığında tanır kalbini.

Hayat da tam burada başlar aslında:
İnsanın kendi karanlığıyla yüzleştiği yerde.

Kimi zaman gönlümüzü kırarız,
kimi zaman zehri şerbet diye içeriz.
Cahilliğin adını cesaret,
aceleciliğin adını kader koyduğumuz günler olur.
Kendi kendimizi yakar,
sonra da “Kim yaktı beni?” diye sorarız.

Oysa ateşi tutuşturan da biziz,
küllenince üstüne su döken de.

Bugün toplum olarak en büyük yanılgımız belki de bu:
Hep bir suçlu arıyoruz.
Bir insan, bir dönem, bir sistem, bir kader…
Ama aynaya bakmayı erteliyoruz.
Çünkü aynalar sessizdir;
bahaneler kadar konuşkan değildir.

Ne gariptir ki insan en çok acıdayken büyür.
Düştüğü yerden kalkarken,
kırıldığı yerden ışık sızarken…
Belki de bu yüzden bazı yaralar hiç kapanmaz.
Çünkü onlar bizim pusulamızdır.
Unutmamız gereken değil,
yolumuzu bulmamızı sağlayan izlerdir.

Ben artık şuna inanıyorum:
Kimseyi suçlamaya hakkımız yok.
Çünkü gönül zindanımızın anahtarı hep cebimizde duruyor.
Yıllarca o kapının önünde bekliyoruz;
oysa kapı kilitli değil,
biz nasıl açılacağını bilmiyoruz.

Ve bir gün…
Hiç beklemediğimiz bir anda,
içimize öyle bir nefes doluyor ki:
Bir koku, bir söz, bir sessizlik…
Kalabalığın ortasında gelen bir yalnızlık bile olabiliyor bu.
İlâhî bir temas sanki.
Bir kudret eli gelip kırık yerlerimizi yoğuruyor,
başımızı okşuyor.
“Yoruldun ama buradasın” diyor gibi.
“Dağılmadın, gel…”

İnsan bazen bir ömrü,
Rabbine yeniden dönmeyi öğrenmek için yaşıyor.
Bazen kaybederek,
bazen vazgeçerek,
bazen de elinde hiçbir şey kalmadığını sanarak…

Bugün daha net görüyorum:
Gönül dediğimiz şey yalnızca bir et parçası değil;
bir ev,
bir bahçe,
bir yolculuk.
Zindan da olabiliyor,
umman da.

Ve evet,
tercih bizim.

Artık hiçbir acıdan kaçmıyorum.
Hiçbir yarayı örtmüyorum.
Çünkü bilirim ki;
kırıldığım yerde ışığım çoğalıyor.
Ben kırıldıkça,
içimdeki ses beni çağırıyor:
“Nereden geldiysen oraya dön…
Umman orada.”

İnsan Rabbine yaklaşırken kendine yaklaşır.
Kendini unuttukça savrulur,
kendini buldukça tamamlanır.

Ve belki de asıl mucize şudur:
Bir ömür boyunca kapalı sandığımız o kapının,
aslında başından beri açık olduğunu fark etmek.

Uzun zamandır bazı özel sebeplerden dolayı paylaşım yapamadım.
Bu süreçte gelen mesajlarınız, DM’leriniz, iyi dilekleriniz beni derinden etkiledi.
İlginiz, anlayışınız ve kalpten desteğiniz için her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum, kıymetli okurlarım ve takipçilerim.

Bundan sonra yeniden, her hafta burada buluşmak dileğiyle…
Sevgilerimle, hoşça kalın.