17 Kasım1877 yılında Rus birlikleri Kars’a saldırdı Büyük katliamlar yaşandı. Ne acıdır ki bu saldırının on gün öncesine de Erzurum’da akıl
17 Kasım1877 yılında Rus birlikleri Kars’a saldırdı Büyük katliamlar yaşandı. Ne acıdır ki bu saldırının on gün öncesine de Erzurum’da akıl almaz katliamlar yaşanmıştı. Rus ve Ermeni askerlerinin yaptıkları bu vahşete bütün dehşetiyle tanık olan Şevket Süreyya Aydemir, o günleri şöyle anlatıyor:“Erzurum yolu üstündeki Cinis köyü karşısında Evreni köyünde kadın, erkek, çocuk bütün köylüler öldürülmekle kalmamıştı. Öldürülenlerin vücutları parçalanarak kollar, bacaklar, kafalar kasap dükkânlarındaki etler gibi duvarlara çivilere çengellere asılmıştı. Fakat bunları yapanların hırsları bununla da sönmemişti. Köyde ne kadar hayvan ele geçmişse mandalar sığırlar, davarlar, kümes hayvanları hatta köpekler öldürülmüş, parçalanmıştı. Yerlere serilmişti…
Erzurum’da kan çılgınlığı son haddini bulmuştu. Şehrin galiba yarı nüfusu öldürülmüştü. Yalnız Gürcükapısı istasyonunda üç bin kadar ölü, bir odun veya kereste deposunda olduğu gibi intizamla âdeta zevkle dizi dizi, yığın yığın sıralanmış, istiflenmişti. Bunlar Erzurum şehrinin kadın, erkek, çocuk Türk halkındandı. Sıraların, istiflerin bozulmaması, yıkılmaması için boylarına, cüsselerine göre dizilen ölü sıralarının aralarına yerine göre ayrı ayrı boylarda çocuk yahut yaşlı ölü vücutları sıkıştırılmıştı. Bütün bunları yapanlar, belliydi ki yaptıklarından zevk alıyorlardı. Bu zevki mümkün olduğu kadar uzatmak, daha fazla tatmak istiyorlardı. Sonunda bu yığınları belki gazlayıp benzinleyip ateşe vereceklerdi. Bu yanan insanların buram buram göklere yükselecek dumanları karşısında belki de sarhoş olup tepineceklerdi… Erzurum’dan sonra kana ölüye yahut çürüyen yanan insan eti kokusuna karşı hepimizde bir iç tıkanıklığı gelmişti…”(Suyu Arayan Adam, s.120, 121,122.) “
Ama bu olumsuzluklara rağmen orada Türk kadınının vatanı ve namusu için ne gibi zorlukları başardığını da büyük bir gururla söyleyebiliriz.
“O gün, Doğu bölgesinde eli silah tutan bütün erkeklerin cephede olması nedeniyle kadınlarımız ve kızlarımız nerdeyse savunmasız kalmıştı. Genç kızlarımız Rus ve Ermeni askerlerinin elleri vücutlarına değmesin, namusları kirlenmesin diye Kars Kalesi’nde, Van Kalesi’nde, kendilerini aşağı atarak şehit oldular. Kadınlarımız Van Mermit Çayı’na çocukları ile birlikte atlayanlar oldu. Doğu bölgesinde savunmasız ve çaresizlik için de kalanlar, namuslarına zarar gelmesin diye büyük ateşler yakarak kendilerini ateşe attılar. Yaşanan bütün bu vahşete sebep olanlar ise Ruslar ile birlikte İngilizler, Fransızlar ve Amerikalılar’dır.
Bütün bu çaresizliğe karşı kadınlarımızın büyük bir kısmı ise büyük bir aşkla direnmeyi seçtiler. Orduya destek için Doğu’nun her yerinde gönüllü kadın birlikleri oluşmuştu. O gönüllüler arasında en dikkat çekenlerden birisi de Nene Hatun idi. Erzurum doğumlu olan Nene Hatun, tarihte 93 Harbi olarak anılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Erzurum'daki Aziziye Tabyası'nın savunulmasında kahramanca çalıştı. Mücadeleye, küçük yaştaki oğlunu ve kızını evde bırakarak katılmıştı. O sıralarda 20 yaşlarında genç bir gelindi. 7 Kasım 1877 gününün gece yarısında, bölge halkından olan Osmanlı vatandaşı Ermeni çeteleri Erzurum'un Aziziye Tabyası'na girmeyi başarmışlardı. Tabyayı koruyan Türk askerlerini şehit ettiler. Arkadan gelen Rus askerleri, hiçbir direnme ile karşılaşmaksızın tabyayı ele geçirdiler. Baskından yaralı olarak kurtulmayı başaran bir er, şehir merkezine ulaşıp kara haberi Erzurumlular'a ulaştırdı.
Sabah ezanından hemen sonra minarelerden şehir halkına duyuru yapıldı. "Moskof askeri Aziziye Tabyası'nı ele geçirdi." Bu haber, Erzurum halkı tarafından, vatan savunması için emir telakki edildi. Silahı olan silahını, olmayanlar; balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak Tabya'ya doğru koşmaya başladı. Kadın - erkek tüm Erzurum halkı yollara dökülmüştü. Koşanlar arasında, erkeği cephede çarpışan bir taze gelin de vardı. Ağabeyi bir gün önce cepheden yaralı olarak gelmiş ve kollarında can vermişti. Üç aylık bebeğini emzirmiş, “Seni bana Allah verdi. Ben de O'na emanet ediyorum” diyerek vedalaştıktan sonra birkaç saat önce ölen ağabeyinin kasaturasını ve et satırını alarak sokağa fırladı. Nene Hatun'un elindeki et satırı düşman askerlerinin kafalarına yıldırım gibi indiriyordu. Bir yandan da “Vurun gardaşlarım, vurun bacılarım, aman vermeyin” diye haykıran Nene Hatun'un bu kahramanlığını gören Erzurumlular coştu. Aziziye Tabyası'ndaki düşman bütünüyle imha edildi ve tabya düşmandan geri alındı.
Erzurumlular, ölüme gittiklerini bildikleri halde, Aziziye Tabyası'na doğru koşuyordu. Tabyaya yerleşmiş olan Rus askerleri, gelenlere yaylım ateşi açtı. Ön sıradakiler o anda şehit oldular. Arkadakiler, geri çekilmek yerine daha bir kararlı ve hızlı olarak ileri atıldılar. Demir kapılar kırılıp içeri girildi. Boğaz boğaza bir savaş başladı. Mükemmel silâhlarla donanmış Rus ordusu, baltalı - tırpanlı, taşlı - sopalı eğitimsiz halk karşısında ancak yarım saat tutunabildi. 2300 Rus öldürülüp, Tabya geri alındı. Türkler, 1000 yakın şehit vermişlerdi.
Hemen yaralıların tedavisine başlandı. Nene Hatun da yaralılar arasındaydı. Fakat o yarasına aldırmıyor, evindeki bebeğini unutmuş, diğer yaralıların kanını durdurabilmek, yaralarını sarmak için çırpınıyordu. Nene Hatun böyle bir ortamda tanındı ve saygı ile sevilmişti. O'nun, vatan için gece başlayan mücadelesi, tüm düşman Erzurum'dan kovuluncaya kadar devam etti. Erzurum'un her karış toprağında cephane taşıyarak, yaralılara hemşirelik yaparak, yemek pişirerek, su dağıtarak, hizmetten hizmete koşarak destanlaştı. Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın zaferinde Nene Hatun’un ve O'nun vatan aşkını paylaşan sivil insanların da payı vardı.
Nene Hatun o günleri özetle şöyle anlatmıştır: “Sel gibi Aziziye’ye akıyorduk. Tabyanın mazgallarından düşman ölüm yağdırıyordu. Düşmanda iyi silah vardı, bizde de iman. İleri atıldım. Dadaşlar arasına karıştım. Satırım durmadan kalkıp iniyordu.”
Nene Hatun savaştan sonra da, destan kahramanlarına yaraşır bir onurla yaşadı. 98 yıl Erzurum'da yaşadıktan sonra yine 22 Mayıs 1955 yılında Erzurum'da, zatürre hastalığından hayata veda etmiştir.”