Bazen sosyal medya hesabımızda gezinirken bir arkadaşımızın hüzünlü bir paylaşımını görürüz. Kaotik bir görsel ya da video, fonda hüzünlü bir şarkı, belki altında kısa bir cümle: “Artık yoruldum.” Ya izleyip geçeriz, ya izlemeden geçeriz ya da bir refleksle üzgün yüz ifadesi gönderir, sonra geçeriz. Bir hikâye için bir ifade ya da kalp göndererek “Duygularının ya da paylaşımının farkındayım.” mesajını veririz.

Bir kedi, bir kitap, bir kahve, bir tatil fotoğrafı… Empati süremizin saniyelere indiği sosyal medya, bize duygularımızı hızlı tüketmeyi de öğretir, farkında dahi olmadan… Bir zamanlar üzerine günlerce düşünülen, özenerek yazılan mektuplar yerini acele zamanlara ve hızlıca akıp giden kısa cümlelere terk ederken artık bırakın yazmayı kimsenin bir insanı oturup saatlerce dinlemeye vakti de tahammülü de kalmadı. Bir ekranın arkasından duygu tahmini yaparak ve çoğu zaman gerçekten hissetmeden empati (!) yapıyoruz. Duygularla değil tepkilerle yaşıyoruz.

Oysa empati, bir tepki değil bir durma hâlidir. Birinin duygusunun yanında sakince oturabilmek, onu sözcüklerin ve düşüncelerin arasında kaybolmadan hissedebilmek günümüzde dijital dünyanın hızının çok gerisinde kaldı. Hâlbuki mesaj kutusuna “Geçmiş olsun!” yazmak o insanın duygularını gerçekten anlamaya yetmiyor.

Hissediyor gibi yapmak

Bugün birçoğumuz (sanal) empati yorgunuyuz. Sürekli ya yoğun mutluluk ve eğlence ya da acı hikâyeler ve üzüntülerle kaplı içeriklere maruz kalıyoruz. Hayatımızın birçok alanında olduğu gibi yaşantılarımızın ve duygularımızın da ortası artık neredeyse yok. Bunlara maruz kaldıkça hissetme kapasitemiz köreliyor, empatiyi otomatiğe bağlıyoruz. İfade bırak, üzül, geç.

Oysa anlamak hikâyelere ve beğenilere sığamayacak kadar büyük, kimi zaman sessizce an’ı paylaşarak kimi zamansa gülümsemeye eşlik eden birkaç cümleye sığacak kadar da küçüktür. Sanal empati ise, sadece duyguların vitrinidir. Sizce de ekranda birbirimize yakın görünsek de duygularımızın arasında kilometreler yok mu?