MUHADDİS, MÜFESSİR VE FAKÎH MEŞHÛR TÜRK’LER!...
İMAM-I FAHRÜ’D-DÎN-İ RÂZÎ: Ebû Abdi’llâh, Muhammed İbnü’l-Allâme Hatîbü’r-Rey Ziyâü’d-Din Ömer el- Teymî, el- Bekrî, pek meşhur bir âlim’dir. Nesebi Kureyş kabilesine müntehî bulunmaktadır.. Asılları Taberistan’dandır. ( 543) senesi Rey şehrind doğmuş olduğundan oraya nisbetle kendisine “ Râzî,” denilmiştir. ( 606 ) târihinde Herat’da vefat etmiştir; Rahmetü’llâhi aleyh...
ÜSTAZ’LARI VE SEYAHATLARI: Fahr-i Râzî’nin ilk muallimi babası, Ziyâü’d-Din’dir. Bu zât, Muhyi’s-Sünne Muhammed Bagavî’nin tilmiz’lerinden(talebesinden) gaayet fasîh, belîğ hutbe iradında mâhir idi. Hatîbü’r-Rey diye ma’rufdur.
Fahr-i Râzî, bi’lahere “ Merâğa” da Alî Mecducîlî’ den hikmet okumuş, Kemal Sümmânî’den fıkıh tahsil etmiş, daha sonra Şeyh Necmü’d-Din-i Kübrâ’dan zühd ve tasavvuf dersi almıştır.
Seyahatlarına gelince; Fahr-i Râzî, mütebahhir(Denizler gibi) bir âlim olduktan sonra seyât’a çıkmış, Harzem’e giderek orada mu’tezile fırkalarıyla pekçok münâzaralarda bulunmuştur. Bunun neticesinde Harzem’i terke lüzum görmüştü.
Sonra Mâverâünnehr’e gitmiş orada da pekçok mübâhaselerde, münâzaralarda bulunmuş, bir aralık vatını olan Rey şehri’ne dönmüştü. Orada hâzık ve pek zengin bir hekim(doktor), iki kızını Fahr-i Râzî’nin iki oğluna tezviç etmiş( evlendirmiş), bi’lahere, kendisi vefat etmekle o cesîm ( çok çok büyük ) serveti Fahr-i Râzî ailesine intikal etmişti.
Fahr-i Râzî bu servetin büyük bir kısmını Sultan Şihâbü’d-Din Gûrî’ye ikraz etmişti( ödünç vermişti), Daha sonra verdiği ödüncü istemek üzere Gazne’ye gitmiş orada Şihâbü’-Din’in pek ziyade ikramlarına nâil olmuştur.
Güneş gibi ufuklara ziyalar neşretmek fıtratında bulunan bu yüksek âlim bir aralık Horasan’a da gdip, orada da kemâlâtını neşr’e başlamış, Sultan-ı Kebîr Alâü’d-Din Harzemşah Muhammed ile aralarında büyük bir muhabbet ve samîmiyyet vücûda gelmişti.
Fahrü’d-Din-i Râzî bir müddet de Herat’da ikâmet etmiştir. Burada “ Şeyhü’l-İslâm,” lâkabıyla anılıyordu. Buradaki Kerramiye tâife’si’nin yanlış akîde’lerini teşhîr ediyor, halkı tenvîr’e (aydınlatmaya) çalışıyordu.
HERAT’DAKİ BİR SERGÜZEŞTİ: Allâme Muhammed bin Şıhna diyor ki, Fahr-i Râzî’nin yalnız Arabî ilimlerde değil her ilimde yed-i tûlâsı var idi. Pekçok ülkelere gitmiş, hükümdarlara musâhib olmuş bu yüzden büyük bir fitne de ortaya çıkmıştı. Şöyle ki, Hükümdar Gıyâsü’d-din Fahr-i Rââzî’ye pek müteveccih( yakından alakadar) bulunuyordu. Onun için Herat’da bir medrese yaptırdı. Bu teveccüh, Kerâmiyye Mezhebinde bulunan Herat ahâlîsi’ne ağır gelmişti. Bunlar tecsim ve teşbih’e kail kimselerdi. Nihayet bir gün Kerâmiyye, Hanefiyye, Şâfi’yye âlim’leri münâzara için Gıyâsü’d-Din’in huzurunda toplandılar.
Fahrü’d-Din-i Râzî ile Kerrâmiyye’nin ve en âlim ve zâhidi buluna s Abdü’l-Mecîd bin el- Kudve de o mecliste hazır bulunmuşlardı.
Râzî söyliyor, İbn-i Kudve i’tiraz ediyordu. Gıyâsü’d-Din meclisten kalkmış, Râzî de İbnü’l-Kudve’ye kızarak ba’zı lakırdılar söylemişti. Ertesi gün İbnü’l-Kudve şehrin büyük cami’i’nde va’z’a başlayarak, cemaate hitaben: “ Ey müslümanlar! Biz Resûl-i Ekrem’den sahîhan naklolunan şeylerden başkasına kaail bulunmuyoruz, biz Aristo ilmini İbn-i Sînâ’nın küfriyyatını, Fârâbî’nin felsefesini bilimiyoruz, o halde Allâhu Teâlâ’nın dini’ni, Peygamber’in sünnetini, müdâfaa edip duran, bir İslÂm âlimi ne için dünkü gün sebeb-ü şetme (sövmeye) uğramış bulunsun? “ diye ağlamaya başlamış, Kürsî’i hitâbeti etrafında bulunanlar da hep birden ağlamaya iştirak etmişler derken umûmî bir vâveylâ, bir kıyam kopmuş, şehir bir fitne sâhası hâlini almıştı. Nihâyet, Gıyâsü’d-Din Fahr-i Râzî’yi şehirden çıkaracağını halk’a va’ad ederek fitne’yi teskin’e muvaffak oldu. Râzî de şehir’den çıkıp gitti...