Çocukken yaz tatillerinde köye gittiğimde, gökyüzü başka türlü görünürdü. Şehirde hiç göremediğim kadar çok yıldız olurdu başımın üstünde. Geceleri avluda oturur, babaannemden göğe bakarken hikâyeler dinlerdim. Bana “Bak kızım, o gördüğün parlak yıldızlar göç yollarını gösterirdi atalarımıza. Gök onlara yön olurdu” derdi. O yaşta anlamazdım ama aslında bana Göktengri inancının derinliğini, Türklerin göğe ve doğaya duyduğu o büyük saygıyı anlatıyordu.
Çünkü eski Türkler için gök yalnızca bir boşluk değildi, Gök Tengri’ydi; yer yalnızca toprak değildi, kutlu ananın kucağıydı. Su, bereketin simgesiydi; dağlar ruhların evi. Orhun Yazıtlarında geçen “Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında, ikisinin arasında insanoğlu yaratılmıştır” ifadesi, aslında bize şunu söyler: İnsan doğanın ortasında değil, doğanın bir parçasıdır.
Ama ne yazık ki biz bu mirası unuttuk.
Bir akşamüstü sitenin parkında yürürken küçük bir kız çocuğu yanıma yaklaştı. Kafasını kaldırıp göğe baktı, sonra bana dönüp sordu: "Abla, neden bu kadar az yıldız var? Ben yıldızları daha parlak sanıyordum.’’ Çocuğun şaşkınlığı, bana şehirlerin ışıklarının gökyüzünü bile bizden çaldığını düşündürdü. O sorunun içinde hem hayranlık vardı hem de bilmediği bir kaybın hüznü. İşte bu sorunun cevabı aslında bütün insanlığa verilmesi gereken bir cevap: Çünkü biz göğümüzü kaybettik. Şehir ışıkları yıldızları örttü, beton kuleler göğün nefesini kesti.
Bugün ormanlarımızı yok ediyoruz, sularımızı kirletiyoruz, toprağımızı zehirliyoruz. Her yeni inşaatla göğe biraz daha yaklaşırken aslında gökyüzünü kendimizden uzaklaştırıyoruz. Her kesilen ağaçla yalnızca bir gölgeyi değil, bir nefesi de kaybediyoruz. Biz toprağa ihanet ettikçe aslında kendimize ihanet ediyoruz.
Oysa atalarımız doğayla kavga etmezdi. Bir oba göç yoluna çıktığında geride yıkım değil, yaşam bırakırdı. Bir ağaç kesileceğinde ona dua edilir, bir hayvan avlandığında ruhuna saygı gösterilirdi. Çünkü bilirlerdi ki doğa yoksa insan da yoktur.
Şimdi iklim krizi kapımızda. Kuraklıkla kavrulan tarlalar, yangınlarla kül olan ormanlar, taşan seller bize bir uyarı gibi. “Dur” diyor doğa, “beni yok edersen sen de yok olursun.” Ama biz hâlâ duymuyoruz. Hâlâ topraktan çok betona, sudan çok asfalta, gökten çok ekranlara bakıyoruz.
Babaannemin yıllar önce tarlada söylediği bir söz hâlâ kulaklarımda: “Kızım, toprakla kavga etme. Onu doyurursan o da seni doyurur.” Oysa biz bugün toprağa kavga açmış gibiyiz. Tarım zehirlerle, su plastikle, hava dumanla boğuluyor.
Şunu bilmeliyiz: Türk kimliği yalnızca bir tarih ya da bir dil değil; aynı zamanda bir doğa felsefesidir. Göğe bakarken saygıyla eğilmek, suya elini uzatırken şükran duymak, toprağı işlerken ona dost olmak… Bunlar bizim kimliğimizin özüydü. Biz bu özü kaybedersek yalnızca kimliğimizi değil, geleceğimizi de kaybederiz.
O gece küçük kız yıldızlara hayranlıkla bakarken, içimden bir dilek geçirdim: Keşke bütün çocuklar gökyüzünü böyle görebilse. Keşke gök bizim için yalnızca beton kulelerin arasında sıkışmış bir boşluk değil, atalarımızın baktığı sonsuzluk olabilse.
Çünkü yıldızsız bir gök yalnızca çocukların hayallerini değil, insanlığın geleceğini de karartır.
Ve biz doğayı öldürürsek, aslında kendi göğümüzü söndürmüş oluruz.