İstanbul’u anlatmak kelimelerle yetinemeyecek bir çaba. Bu şehir, ne sadece bir coğrafya ne de sadece bir medeniyet mirası. Bazen bir taşın gölgesinde yüzyılların fısıltısını, bazen bir rüzgârın esintisinde kaybolmuş duaları duyuyorum. İstanbul’un yedi tepesi, işte bu ruhun en yoğun hissedildiği yerler. Ben de o tepeleri adımlarken, yalnızca sokaklarda yürümekle kalmadım; tarihin içinden geçtim, kendi içime de yolculuk yaptım.
1. Sarayburnu’nda İlk Adım: Denizle Tarihin Buluştuğu Yer
Sabahın erken saatinde Sarayburnu’na vardığımda, deniz uyanmıştı ama şehir henüz uykusundan kalkmamış gibiydi. Topkapı Sarayı’nın gölgesi önüme düşüyordu. Burada yürürken sanki Osmanlı padişahlarının adımlarını duyar gibi oldum. Bir ağacın dibinde durdum; bir an hayal ettim: belki yüzlerce yıl önce bir genç şehzade de tam burada durmuş, aynı denizi seyretmişti. O an fark ettim, İstanbul’da insan yalnızca kendisi değildir; bir anda geçmişin sessiz tanığı oluverir.
2. Çemberlitaş’ın Taşına Dokunmak
Çemberlitaş Meydanı’na geldiğimde kalabalığın ortasında bir an sessizliğe sığındım. Konstantin’in diktirdiği sütuna dokunduğumda parmak uçlarımda yüzyılların soğukluğu vardı. O taşın yüzeyinde belki binlerce elin izi, binlerce duası vardı. Kulağımı yasladığımda, şehir bana bir sır fısıldayacakmış gibi hissettim. O an düşündüm: Biz insanlar geçiciyiz, ama şehir, taşlarıyla hafızasını hep diri tutuyor.
3. Süleymaniye’de Akşam Işığı
Günün ilerleyen saatlerinde Süleymaniye’ye vardım. Kanuni’nin kudretiyle, Sinan’ın zekâsı bu kubbelerde buluşmuş. Avluda oturdum, önümde Haliç. Güneş batarken caminin taşları kızıl bir renge büründü. Bir çocuk güvercinlerin peşinden koşuyordu, minarelerden ise ezan sesi yükseliyordu. İçimde tarifsiz bir dinginlik hissettim: Sanki bütün şehir bana “Buradayım, çağlar geçse de buradayım” diyordu.
4. Fatih’te Fetih Ruhu
Fatih Camii’nin avlusuna girdiğimde kalabalığın ortasında bile bir yalnızlık duygusu çöktü içime. Bu cami yalnızca bir ibadet mekânı değil; fetihle birlikte doğmuş bir ruhun simgesi. Mermer basamaklara oturdum. Bir an için gözlerimi kapattım ve hayal ettim: 1453’te bu sokaklarda yankılanan sevinç çığlıklarını, duaları… Şehrin o günkü nefesini hissetmeye çalıştım. İçimde bir titreme oldu.
5. Yavuz Selim Tepesi’nde Sert Bir Rüzgâr
Yavuz Selim Camii’nin bulunduğu tepeye çıktığımda sert bir rüzgâr yüzüme çarptı. “Bu rüzgâr Yavuz’un sert mizacına benziyor” diye düşündüm. Haliç ayaklarımın altındaydı; maviyle yeşilin birleştiği noktada şehrin tüm gürültüsü sanki bir tabloya dönüşmüştü. Sessizlikle gürültü, sertlikle zarafet, hepsi aynı yerdeydi. İstanbul’un özü de bu değil miydi zaten? Zıtlıkların uyumlu birlikteliği…
6. Mihrimah Sultan’ın Işığı
Edirnekapı’ya vardığımda güneş batmak üzereydi. Mihrimah Sultan Camii’nin vitraylarından sızan renkli ışıklar, taşların üzerine düşüyordu. Caminin içinde sessizce dolaşırken Mihrimah’ın hikâyesi aklıma geldi: aşk, hüzün ve zarafet… O an düşündüm: İstanbul’daki her yapı, yalnızca bir mimari eser değil; bir insanın duygularının, bir çağın özlemlerinin yansımasıdır.
7. Kocamustafapaşa’ da Sessiz Bir Veda
Son durağım Kocamustafapaşa oldu. Burada kalabalık yoktu, turist akınları da. Eski bir çeşmenin başında oturdum, çevredeki küçük dükkânlardan gelen seslere kulak verdim. Yedinci tepe bana İstanbul’un en sade, en içten yüzünü gösterdi. Bir çocuk elinde topuyla koşuyordu, bir ihtiyar bankta oturmuş sigarasını içiyordu. Burada ne Bizans’ın görkemi ne de Osmanlı’nın ihtişamı vardı; burada yalnızca hayatın kendisi vardı.
Son Söz: Yedi Tepeden Bir Şehre Bakmak
Yedi tepeyi gezdim; ama aslında İstanbul’un kalbine yedi farklı pencereden bakmış oldum. Her tepe bir çağ, bir duygu, bir nefes. Sarayburnu’nda denizin şarkısını, Süleymaniye’de akşamın huzurunu, Mihrimah’ta aşkın ve ışığın yansımasını buldum. Bu şehir, insanı hem geçmişe götürüyor hem de kendi içini dinletiyor.
İstanbul’un yedi tepesi… Aslında şehrin ruhunu değil, insanın kendi ruhunu da yedi kez yeniden keşfetmesi demek. Ve ben, bu adımların sonunda İstanbul’u değil, kendimi de yeniden tanıdım.
Aslı Neşe Kutluay