Düzenli kitap okuyanların, kitap kurtlarının akıllarında okudukları kitaplar kadar henüz okuyamadıkları kitaplar da vardır. Henüz okuyamadığımız kitaplar her birimizin hem kısa vadede hem de uzun vadede bir gün okumayı düşündüğü kitaplar listesini oluşturur. Kimilerini şimdiden alır kütüphanemize bile koyarız, elimizde bir kitabı okuyorken bir yandan da onlara göz kırparız.

Yıllık okuma hedefleri yaparız ve sene boyunca o rakama ulaşmak için koşar dururuz, hele ki hedefi biraz da fazla yüksek seçmişsek vay halimize. Sürekli daha fazla sayıda kitap okuma tutkusu, daha hızlı ve daha çok okuma arzusu, okuyamadıklarımızı düşünerek onları da okuma isteği bu okuma işini bir bakmışsın entelektüellik ve kültürden almış, bizi nitelikli okurdan çıkarmış ve nicelikli okur yapmış.

Okuduklarımızı her şeyiyle anladık, en verimli şekilde onlardan faydalandık da okuyamadıklarımız kusur kaldı dimi? Okuduğumuz kitaplardan almamız gereken bilgi ve öğrenme konusunda yeterli tatmin düzeyine ulaştık da okuyamadıklarımız aklımızı kurcalar oldu dimi? Okuduğumuz bir kitaptan yarın öbür gün konusu açıldığında söyleyebileceğimiz üç beş cümleyi aklımıza yazdık da kütüphanemizde okuyamadıklarımıza göz kırpar olduk dimi? “2026 yılında 80 kitap okuyacağım” hedefleri falan koyuyoruz, yılın ortasına bir geliyoruz daha yirmi beşlerdeyiz; son altı aya sıkıştır bakalım kalan elli beş kitabı.

“Öyle bir yazıyorsun ki sanki sen bunların hiçbirini yapmıyorsun, bilmiş bilmiş ders veriyorsun yine.” diyerek ayarı verdi biriniz bana ama hiç merak etmeyin, tüm bu hataların hepsini yaptım ve hâlâ da yapıyorum. Yapmasam zaten aşağıda yer verdiğim dersleri çıkaramazdım. O yüzden hadi gelin başlayalım.

Elimizde bir kitap varken, henüz okuyamadıklarımızı düşünüyoruz da peki okuduklarımızı ne kadar anlıyoruz? Şu an elimizin altında olan kitabın kıymetini bilerek, ona odaklanarak, onu anlayarak okuyabiliyor muyuz? Ya da okurken gerçekten hakkını verdiğimize vicdanen inanıyor muyuz? Bir kitabı bitirdikten sonra kütüphanemize yerleştirirken, gerçekten vicdanımız o kitabı sindirerek, anlayarak ve tam anlamıyla hakkını vererek okuduğumuz konusunda rahat mı? Bence hepsi için rahat denemez.

O zaman işe öncelikle henüz okuyamadıklarımızı değil de, uçuk okuma rakamlarından oluşan hedeflerimizi değil de; şu an okuduklarımızı ve okuyup da tam hakkını veremediklerimizi yani bir kez daha okumamız gerekenleri düşünerek başlayalım.

Okumak bir varış çizgisi değil, bir yolculuktur; ancak biz bazen bu yolculukta yolu izlemek yerine, yol boyunca o eşsiz manzaranın tadını çıkarmak yerine, bir mola bile vermeden gideceğimiz yere soluksuzca gidebilmenin hırsına kapılıyoruz. Böyle olunca da nicelik niteliğin önüne geçiyor. Ne gerek var ki? Bırakın anın tadı çıksın, sonucun değil sürecin keyfini yaşayın, gideceğiniz yere bir saat geç varın ama hiçbir detayı atlamadan varın.

Kitap tutkunlarının zihninde bitmek bilmeyen, sessiz bir fırtına kopar hep: Okunanların huzuruyla, okunamayanların ağırlığı arasındaki o ince sızı. Kütüphanemizin önünden geçerken sırtı bize dönük duran ve sayfası henüz hiç açılmamış her bir kitap, sanki henüz keşfedilmemiş bir kıta ya da ilk kez tanışacağımız bir insan gibi merak uyandırır bizlerde, kendine çeker bizi, bir an önce ulaşmak isteriz ona. “Ömrümüz o kitabı okumaya yetecek mi?” sorusu aklımızı kurcalar. Ancak bu telaş içinde asıl sormamız gereken soruyu çoğu zaman ıskalarız: Elimizdeki kitabın ne kadar içindeyiz?

Düzenli okuyan herkesin “bir gün mutlaka” listesi vardır. O liste, zamanın insafına bırakılmış bir hazine haritası gibidir. Yeni çıkanları takip eder, sevdiğimiz yazarların külliyatını tamamlar, rafta bekleyenlerin yanına her geçen gün bir yenisini ekleriz. Bir kitabı okurken, gözümüz bir sonrakine kayar; bir hikâyeyi bitirmeden, bir sonrakinin merakı zihnimizi ele geçirir. Ancak bu durum bir süre sonra, okuma eylemini bir anlama ve sindirme sürecinden çıkarıp, bir tüketme ve istifleme yarışına dönüştürme riski taşıyabilir.

Aslında aklımızın okuyamadıklarımızda kalması, bilgiye olan açlığımızdan ziyade, zamanın sınırlılığına karşı verdiğimiz beyhude bir direniştir, o yüzden bir yerde siz de haklısınız. Hepsini bir an önce okuyup, bitirmek istiyoruz. Ama kütüphanemizdeki ya da evrendeki okunmamış kitapların çokluğu bizi ne strese sokmalı ne de az okuyorum düşüncesi daha hırslı hissettirmeli; aksine, sadece öğrenilecek ne kadar çok şey olduğunun farkında olan, mütevazı ve sabretmesini bilen birer yolcu yapmalı. O yüzden bu yolculukta en önemli unsur, yanımızdaki azığın, yani halihazırda okuduğumuz kitabın tadını almayı bilmektir.

Kendimize karşı dürüst olalım: Kaç kitabı sadece bitmiş olmak için bitirdik? Kaç eserin son sayfasını kapattığımızda, zihnimizde yazarla yapılmış gerçek bir derin sohbetten kalan izler vardı? Okuduğumuz bir kitaptan, yıllar sonra konusu açıldığında üç beş ezber cümleden fazlasını söyleyemiyorsak; o kitap kütüphanemizde yer kaplayan bir kâğıt yığınından öteye geçememiş demektir.

Okumak, sadece gözlerin satırlar üzerinde gezinmesi değildir. Okumak, yazarın kurduğu dünyaya misafir olmak, onun sancılarını hissetmek ve en önemlisi de kendi düşüncelerimizi o kitabın süzgecinden geçirmektir. Eğer bir kitap bizi sarsmıyor, düşüncelerimizi esnetmiyor ve bittiğinde bizi başladığımız yerdeki insan olarak bırakıyorsa, orada bir hakkını verememe meselesi var demektir. Bu da demektir ki bizler elimizdeki kitapların ruhlarını ıskalıyoruz. Elimizdeki kitabın ruhunu ıskalayarak, henüz okuyamadığımız bir kitabın açgözlülüğünü yaşamak; bir sofradaki yemeği ziyan ederek kalkıp, bir sonraki ziyafeti hayal etmeye benzer.

Bir kitabı kütüphaneye yerleştirirken hissedilen o huzur, sadece fiziksel bir eylemin tamamlanması olmamalıdır. O kitabın sindirildiğine dair içsel bir onay gerekir. Satır aralarına düşülen notlar, üzerine kurulan hayaller, altı çizilen ve hayata dahil edilen cümleler. İşte bir kitabı gerçekten okunmuş kılan bunlardır. Nicelikten niteliğe, yani vicdanın rahatlığına.

Eğer bir kitabı bitirdiğimizde vicdanımız rahat değilse, zihnimiz o kitabın derinliklerine inmek yerine bir sonraki kitabın kapağına göz kırpıyorsa, orada durup bir nefes almalıyız. Belki de çözüm, daha fazla yeni kitapta değil, hakkını veremediğimiz eski dostlardadır. Bazı kitaplar, hayatın farklı dönemlerinde tekrar okunmayı, ikinci, hatta üçüncü bir şansı hak eder. Çünkü biz değiştikçe, kitabın bize söyledikleri de değişir.

İşe, henüz okuyamadıklarımızın yasını tutmayı bırakarak ve daha fazla sayıda okuma hırsından vazgeçerek başlamalıyız. Gelecekteki okunmamış sayfaların hayali, bugünkü satırların üzerine gölge düşürmemeli. Elimizdeki kitabın kıymetini bilmek, ona odaklanmak ve her bir kelimenin hakkını vererek ilerlemek, gerçek okurluğun en büyük erdemidir.

Unutmayalım ki binlerce kitabı yarım yamalak bilmektense, on kitabı tüm ruhuyla özümsemiş olmak, bizi hakikate daha çok yaklaştırır. Şimdi, o raflardaki okunacaklar listesine kısa bir ara verelim. Elimizdeki kitabı, sanki dünyanın son kitabıymışçasına, tüm varlığımızla okuyalım. Okuyamadıklarımız bir gün elbet sırasını bekler, ama hakkını veremediğimiz her kitap zihnimizden sonsuza dek silinip gider.

Kütüphanemizdeki okunmamış kitapların gölgesinde otururken, o an okuduğumuz kitabın sayfalarının hakkını verelim.