Yanımdaki boş koltuğa başkasının oturmasına tahammül edemeyecek kadar doluyum içten içe. Saatin kaç olduğunu soran birine cevap veremeyecek kadar çekingen, belki de kırgınım.
Pencerelerimdeki perdeleri bir daha hiç kimse için aralamayacak kadar soğudum hayattan.
Parmak uçlarımdan sızan son heves kırıntılarını topladım, avucumda tarttım, sonra uçurumdan aşağıya attım. Şimdi yalnızca ben ve bu derin sessizlik var. Kapımın zili çalarsa duymayacak kadar ağırlaşmış bir ruhum var.
Zaman önümde boş bir sayfa gibi duruyor, üzerine dökülen gözyaşlarımdan başka hiçbir iz taşımıyor. Beyaz bir kâğıda, beyaz kalemle yazdım bir şeyler ve hiçbir iz bırakmadığımı anladım. Kelimeler kifayetsiz; içimdeki fırtınayı anlatmaya yetmiyorlar. Duygular anlamsız; hissettiğim tek şey, kocaman bir boşluk.
Dokunmayın bana. Kalemim sivri, kâğıdım keskin. Canınız yanar.
Ben bu saatten sonra, hiç kimseye müsait değilim artık. Rüzgâr içimde esmekten vazgeçti. Artık hiç kıpırdamayan bir yaprak gibi, olduğum yerde donup kaldım. Sessizlik büyüdü, sınırları olmayan bir gökyüzü gibi üzerime çöktü. O kadar geniş, o kadar ağır ki içinden çıkacak bir kapı bile yok artık.
Kapılar, zaten hiç açılmadılar. Sadece içeri hapsolmuş kelimelerime kulak verdim, onlar bile fısıltıdan ibaret. Gözlerimi kapattım; bir manzaram yoktu bakacak, şehrimin ışıkları yoktu, yolumu aydınlatacak.
Avuçlarım bomboş. Ne bir hayal, ne bir umut, ne de bir dönüş ihtimali var. Boşluk; içimde yavaşça kök salıyor, sessizce ve kaçınılmaz biçimde.
Dokunmayın bana. Kelimelerim diken, cümlelerim çatlaklardan sızan acıdan ibaret.
Ben bu saatten sonra, hiç kimseye müsait değilim artık!