Şehrin kenarında küçük bir sokak vardı. Kimsenin yolu düşmezdi, kimse bilmezdi; ama her gün aynı saatte bir kadın sessizce oradan geçerdi. Kalabalığın arasına karışmaz, göz göze gelmez, kimseye selam vermezdi. Sadece yürürdü.

Onu görenler sıradan biri sanırdı.

Oysa biri vardı… Bir tek o, kadının yürüyüşündeki kırgınlığı okurdu.

Sokağın köşesinde eski bir tente altında duran adam, tezgâhındaki eşyaları dizer gibi hayatını da düzene sokmaya çalışırdı.

Başarıp başaramadığını kimse bilmezdi; belki de kendi bile bilmezdi. Çünkü o, hayatta en çok kıymet bilmesi gereken şeylerin yanından hep sessizce geçmiş biriydi.

Kadın, her akşam durup tezgâha bakardı.

Sormazdı, almazdı, konuşmazdı. Ama adam, kelimesiz cümlelerini duyardı ya da öyle sanırdı. Onun duyduğu, çoğu zaman sadece kendi vicdanının geç kalan sesiydi.

Bir akşam kadın başını hafifçe eğip fısıldadı: “Sevgi, bu zamanda yitip gitmiş.

Neye el uzatsak işporta malı, kimden aman dilesek işportacı!” Kaldırım bu sözleri duydu, rüzgâr duydu belki. Ama sokaktaki diğer insanlar duymadı. Sadece adamın kalbi üzerine alındı. Çünkü o kelimelerde kendini gördü; kıymet bilmeyen hâllerini, geç bırakılmış sevgisini, eline değen sıcaklığı hep ihtiyaç malı sanışını.

Adam, tezgâhın köşesinde yıllardır kimsenin el sürmediği küçük bir pusula buldu. İğnesi asla doğru yönü göstermeyen, kendi bildiğine giden bir pusula. Tıpkı onun gibi: Doğruyu hep görüp, hep yanlış yöne yönelen bir adam.

Sessizce kadına uzattı. Kadın şaşkınca baktı.

“Yolu göstermiyor,” dedi.

“Gerek yok,” dedi adam.

“Sen nereye dönersen, dünya oraya dönüyor.”

Bu cümle dışarıdan duyulsa, işportacının abartılı bir sözü sanılırdı. Kadın ise içinde saklanan gerçeği anladı: Bu söz, sevdiği için değil; kaybettiğini telafi etmek için söylenmiş bir sesti. Geç gelen, geç anlaşan, geç değer veren bir sesti.

O adam hiç kimseye böyle bakmazdı belki, fakat asıl mesele bakışı değil; o bakışın ardındaki gecikmişlikti. Hiç kimse onun sesindeki hafif titremeyi fark etmezdi, ama kadın fark etti: Bu titreme pişmanlıktı Sanki kadının eline aldığı o pusula, yıllarca yanlış yöne gitmiş bir yüreğin özrüydü.

Kadın yine yürüdü. Her zamanki gibi sokağın solundan. Ama bu kez adımlarını sadece o adam takip ediyordu; "Keşke, geç kalmamış olsaydım" der gibi.

Kadın yürüdü, adam ise ilk kez geride kaldığını hissetti.

Kimse bilmedi.

Kimse anlamadı.

Ama biri anladı.

Çünkü bu hikâye; zaten, sadece iki kişinin anlayacağı şekilde yazılmıştı.