Her birimiz, toprağından koparılmış ama hâlâ göğe bakmayı unutmayan ağaçlarız. Betonlar arasında kök salıyor, kalbimizde saklı kâinatla yeniden filizleniyoruz.
“Kökleri unutmak, gökyüzünü unutturmuyor.”
Şehrin yeşilinden uzak bir doğayız her birimiz. Köklerimiz toprağa değil, asfalta tutunmuş; dallarımız gökyüzüne değil, beton pencerelere uzanmış. Yine de içimizde hâlâ rüzgârın sırrı, yağmurun duası var. Betonlar arasında, ete kemiğe bürünmüş ağaçlarız aslında. Ne köklerimizi unutabiliyoruz, ne de göğe bakma ihtiyacımızdan vazgeçebiliyoruz.
Her birimiz, bedene gizlenmiş koca kâinatlarız. Kimi içimizde saklı bir yıldız kümesi taşır, kimi derinlerine gömülmüş bir denizi… Birimizin kalbi, yaz gecelerinin serinliğini hatırlar; birimizin ruhu, kasım rüzgârı kadar keskin eser. Dışarıdan sıradan görünen bedenlerimizin içinde, binlerce yılın fısıltısı dolaşır.
Ama unuttuk. Doğa yalnızca ormanda, yalnızca toprağa basan ayaklarda değil. Doğa; birinin gözünde gördüğün sabırda, birinin sesinde duyduğun şefkatte, birinin elinde hissettiğin sıcaklıkta da vardır. Şehir bizi yeşilden koparmış olabilir, ama kopardığı yerden yeniden filizlenmeyi de öğretmiştir.
Ve işte biz, her sabah gri bir ormanda uyanan; ama içinde hâlâ yemyeşil bir baharı taşıyan canlılarız. Beton çatlaklarından sızan ince otlar gibi, en sert yüzeyleri bile yumuşatabilecek kadar inatçı…
Çünkü doğa, unutanı bile hatırlatır. Ve kâinat, bedenine sığdırılan bir insanın kalbinde yeniden doğabilir.