“ DİN NASÎHAT’DIR!...”
Resûlü Ekrem, salla’llâhu alıyhi ve sellm Efendimiz: “ İnsan’lara akıl ve idraklerine göre konuşunuz,” buyurmuştur. Allah ve Resûlü yoluna, “ Sırat-ı Müstekîm’e da’vet’in en önemli, iki vasıtası, va’z-u nasihat ve Cum’a’nın farzı ve Bayram’ların vacibi olan hutbe’lerdir.Vaiz’ler, haftada, Cum’a ve Pazar günleri olmak üzere, iki kerre kürsüye çıkarlar, günün ma’na ve ehemmiyetine binâ’en, hazırladıkları konularda, âyet, hadis ve kıssa, Kelâm-i Kibâr’dan faydalanarak mü’minleri tenvir etmeye çalışırlar.Demokrasi’nin rafa kaldırıldığı, vesayet rejimlerinin hâkım olduğu, devirlerde, mesela, 27 Mayıs 1960 darbe-i Hükûmetini ta’kip eden, 1960’lı yıllarında, ilk yıllarında, biz vaiz’ler, Cum’a ve Pazar günleri, hangi mevzu’uları anlatacağımızı, âyet, hadis, kıssa ve Kelâm-i Kibar hulasa olarak, bir a dört kağıda döker, bir nüshasını il ve ilçe Müftülük’lerine, bir nüshasını da mahallî Karakollara verirdik. Ayrıca, va’z edilen her cami’i’de, Birinci Şube, Siyâsî Şube’den, sivil bir me’mur,( taharri me’muru) bulunur, zaman zaman da va’z-u Nasîhat’ın tamamını kayda alırdı.12 Eylül 1980 darbe-i Hükûmetinden sonra, Askerî idare, 1. Ordu ve Örfî İdare Komutanlığı, bizlere, Gazete Sahibi, umûmî Neşriyat ve yazıişleri müdürlerine, Maltepe Kışlasında bir brifing vermişti. Burada, otururken, salahiyyetli birisi olduğu her tavrından belli olan birisi, benim iki omuzuma ellerini koydu,” Sayın Akkoca, beni tanıyabildiniz mi? Dedi.” Özür dilerim, tanıyamadım, dedim.” “ Hani, siz, 1960’lı yılların başlarında, Zeytinburnu, Kazlıçeşme, Fatih Cami’i’nde va’az
ediyorken, sizi ben ta’kip ediyordum, şimdilerde, Emniyet Birinci Şube’de, “ İrtica Masası,” şefi olarak vazife yapıyorum,” dedi.Gerçekten de, ben Kazlıçeşme Fatiuh Cami’i’nde va’az ettiğim yıllarda, Kürsüye çıktığımda, mütevazî’ halleriyle dikkat geçen genç bir adam, Küsü’nün dibinde oturuyor, düzgün bir şekilde namazını eda ediyor, cami’i’den en son çıkanlardan birisiydi. Ben ve cemaat bu genç adamı takdir eder, kendisine gıbta ile bakardık…
Eski devirlerde, Cum’a ve Bayram hutbe’lerini hutbe’yi irad edecek, İmam-Hatip’ler hazırlarlardı. Öyle ya, adı üstünde, İmam- Hatip, imam olarak nasıl namaz kıldırıyor, cemaate imamlık yapabiliyorsa, irad edeceği hutbeyi de bizzat kendisi hazırlamalıdır. Oysaki, uzun yıllardan beridir, Cum’a ve Bayram hutbe’leri, Diyanet Merkezinden, Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Genel Müdürlüğü uzmanları tarafından hazırlanıyor, Bilgi İşlem Merkez’ine yükleniyor, İmam- Hatuipler Cum’a ezanı okunuyorken, hutbeyi bilgisayardan çıktı alarak eline alıyor, hutbe’nin mevzu’unu bile tam öğrenmeden, cümleleri bölerek, okuduğunu anlaşılamaz hale getiriyor.
Bütün Türkiye’deki ve gönül Coğrafyamızda bütün cami’i’lerimizde, Merkez’den hazırlanan aynı hutbe’nin okutulması bir başka garabet! Ankara’da, Hacıbayram, Kocatepe, İsktanbul’da, Ayasofya-i Kebir, Süleymaniye Cami’i’lerinde okutulan hutbenin aynısı, Toros dağlarının zirvelerindeki orman köylerinin cami’i’lerinde de aynen okutulmaktadır. Bu husus, da’vet, tebliğ ve irşad metoduna taban tabana zıt bi durum’dur. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan köylü bir müslüman, ahırı, hayvanlarının barınağını temizliyorken, ezan okununca aynı ayakkabılarıyla cami’ye koşar, Cum’a’ya gelir, Hutbe’de daha ziyade şehir’lerde yaşayan müslümanlar için hazırlanmış, “ Sokaklarımızı temiz tutalım, yerlere çöp, ızmarit atmayalım,” diye devam eden hutbe, bu köylü müslüman için ne ifade eder? Diyelim,ki İslâm’ın şart’larından zekattan bahsedeceksiniz. Şehir’lerde okunan hutbelerde, daha ziyade, zekatın, içtimâî faydalarını, gelir adaletsizliğine nasıl çare olduğunu,Zekatın asıl hedefinin, toplumda, fakirliğin yok edilmesi, toplumda herkesin belli ölçülerde refahtan yararlanmışı olduğunu anlatacaksınız. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan Müslümanlara kaç koyunu, keçisi, sığır varsa ne kadar zekat vereceğini, ele ettiği tarım ürünlerinden, nisaba bakılmaksızın onda birini zekat olarak vermesi gerektiğini söyleyeceksiniz.