Kitap Sultan II. Abdülhamid’in 1886 yılında gördüğü bir rüyanın üzerine gitmesi vesilesiyle başlıyor. Ertuğrul Gazi’nin annesi ve Gündüz Alp’in eşi Hayme Ana’nın mezarının yerinin bulunması faslı ile başlıyor. Burada da mezarın kazılması sırasında taşlarının altından çıkan manda derisi içinde bir paket ise kitabın kurgusunu oluşturuyor. Çünkü bu pakette yer alan yazılar, Kayı Boyu’nun 1220 ile 1282 yılları arasında Mahan’dan Söğüt’e olan yolculuğunu anlatıyor.

Mahan’dan Ahlat’a, Halep’ten Erzurum-Sürmeli Çukur’a, Karacadağ’dan ise Söğüt ve Domaniç’e uzanan muhteşem bir tarihi serüven. Tabii bu serüvenin içinde Süleyman Şah, oğlu Gündüz alp ve torunu Ertuğrul Gazi’nin hikâyeleri yer alırken, bunun yanında da bu dönemin tarihinde sıkça karşımıza çıkan ve kurgunun içerisine muazzam bir şekilde yerleştirilmiş olan, Hayme Ana, Halime Hatun, Tekin Fakih, Şeyh Edebali, Mevlânâ, Aykut Alp, Turgut Alp, Samsa Çavuş, Iraz Bacı, Akça Koca, Konur Alp, Saltuk Alp ve Kemankeş Kumral gibi daha nice Kayı’nın yükselmesinde emeği olan atalarımızın da tarihlerini ve yaptıklarını okuyoruz.

Ayrıca kitabın içinde o dönem sürekli mücadele verdiğimiz Moğollar ve de Kayı’nın Söğüt ile Domaniç’te yer bulmasında söz sahibi olan dönemin Selçukluları ve Sultan Alaaddin Keykubat hakkında da bilgi sahibi oluyoruz.

Süleyman Şah ile başlayan, Gündüz Alp ile devam eden ve Ertuğrul Gazi ile son bulan, Kayı’nın yaklaşık 62 senesinin ele alındığı bu harika tarihi serüven, içerisi inanılmaz bilgilerle kaplı ve çok sürükleyici bir kaynak olmuş. Ayrıca kitabın sonunda yer alan kronoloji ve resimler ise tarih severler için bulunmadık bir hazine. Osmanlı Devleti’nin kurulmasından hemen önce yani Osman Bey’in tahta geçmesinden hemen önce, geçmişimizi merak edenler için, kaynaklarla ve notlarla donatılmış ve tarih severlerin tutkuyla okuyacağı muazzam bir roman olmuş. Emeğinize ve kaleminize sağlık kıymetli İsmail Bilgin.

Kitaptan bir alıntıdır…

“Kayı demek; muhkem, kuvvetli, kudretli demektir. Bayrağı şahindir. Kayı Boyu’nun ileri gelen komutanları ve bilgeleri şahini kendine sembol edinmiştir. Kayı’nın işareti ise iki ok arasındaki yaylı bir oktur. Bu işaretler beyaz olup mavi bir zemin üzerinde yer alır. İki okun arasındaki yaylı ok, daima birlik olunmasını, düşmana ve nice hasımlara karşı uyanık olunması gerektiğini belirtir. Sağda ve solda iki ok ise daima yedekte ve yine birlik olunmasını işaret eder. Ayrıca obanın, Kayı’nın silahla korunmasını da anlatır. Kılıçtan ziyade okun seçilmesi hep uzaklara silah atma, uzaklara gitme, engin yeryüzünde yurt edinme duygusundan, isteğindendir. Mavi esenlik, enginlik ve bolluk demektir. Kayı da hep esenlik içinde bir idare sürmeyi amma bolluk içinde bir hayat yaşamayı düşlemiştir.”

Bu eser tam olarak güneşin doğduğu yerden, battığı yere; Horosan’dan Söğüt’e uzanan Kayı Boyu’nun hikâyesidir. Süleyman Şah’ı ile Gündüz Alp’i ile ve de Ertuğrul Gazi’si ile Osmanlıların temellerinin nasıl atıldığının hikâyesidir. Kesinlikle tavsiyemdir.

Süleyman Şah Dönemi

Oğuzlar iki kavme bölünmüştür, bunlardan biri Boz Oklar, diğeri ise Üç Oklar’dır. Boz Oklar da kendi aralarında Günhan, Ayhan, Yıldızhan olarak üç kola ayrılmıştır. İşte Kayı Boyu da Günhan koluna mensuptur.

O dönemler Kayı’nın Beyi Süleyman Şah’tı ve iki oğlu vardı. Bunlardan Gündüz Alp her zaman daha öne çıkandı, kılıç kullanmayı ve ok atmayı çok severdi. Ata binme ve av meraklısıydı. Gündüz Alp’in ağabeyi Gök Alp ise daha çok kaleme meraklıydı. Sürekli okumak isterdi. Mevsimlerin geçişini önceden tahmin eder, yıldızlarla ilgilenir ve şifalı otlara merak sarardı, merhemler yapardı. Ancak zaman içerisinde Türkistan’da kuraklık boy göstermeye başlar ve hemen ardından hastalıklar da çıkar, ayrıca bir yandan da Harzemşah illerine Moğollar yaklaşmıştır. Süleyman Şah kararını verir, vakit Mahan’dan Ahlat’a göç etme vaktidir. Bu süreçte Gündüz Alp, Hayme Ana ile evlenir ve dört çocuğu olur. Sungur Tekin, Gündoğdu, Ertuğrul ve Dündar. Zaman içinde yeniden Moğol saldırılarının yaklaştıklarını duyarlar ve Kayı için bu sefer de Ahlat’tan Halep’e bir göç başlar. Tabii göçler sırasında da aralarında ayrılıklar yaşanacaktır ki bunlardan biri Ak Keçeliler’in ayrılması gibi. Ak Keçeliler zamanla Mardin’e yerleşir ve yıllar sonra Artukoğulları Devleti’ni kurarlar.

Süleyman Şah eşi Gök Çiçek de hastalanınca, Erzurum’a doğru yola devam etmek ister. Caber Kalesi’nin yanında konakladıkları bir zaman, Diyar-ı Rum’a ulaşabilmek için Fırat nehrinin geçilmesi gerektiğini fark ederler. Ancak bu nehirde bir geçiş bulmak isteyen Süleyman Şah, bu keşif anında nehirde boğularak hayatını kaybeder. Oğulları ise babalarını o gün için Caber Kalesi’nin avlusuna gömerler.

Gündüz Alp Dönemi

Fırat’ı bundan sonra geçen ve o yolu bulan Gündüz Alp ise Kayı’nın yeni beyi olur. Fırat Nehri’ni geçen Kayı’nın sonraki durağı Urfa olur. Ardından da Erzurum Sürmeli Çukur’un yolunu tutarlar. İlerleyen yıllarda Gündüz Alp’in oğulları arasında rekabetler artar, Ertuğrul ve Dündar bir taraf olurken, Sungur Tekin ve Gündoğdu ise diğer taraftadır. Bu arada Kemankeş Kumral aralarına katılır ancak Moğollar da Kemankeş’in peşindedir ve Moğollar ile çıkan bu savaşta Kemankeş’i teslim etmemek uğruda Gündüz Alp hayatını kaybeder. Oğullar arasında yeni Kayı beyi seçimle Ertuğrul olur.

Ertuğrul Gazi Dönemi

Ertuğrul, Halime Hatun ile evlenir. Sürmeli Çukur’dan ayrılık aşamasında kardeşleri Sungur Tekin ve Gündoğdu Kayı’dan ayrılır. İlerlemelerinin devam ettiği bir günde Kayı Boyu bir tepede bulunduğu zaman, hemen aşağılarında yer alan bir çukurda iki ordunun savaştığına tanık olur. Ertuğrul Bey bu savaş için etrafındakilere “Ne yapalım?” dediği zaman, çoğunluk kazananın yanında yer almayı teklif eder. Buna çok sinirlenen Ertuğrul, önemli olan zorda olanın yanında olmaktır der ve savaşı kaybetmekte olan tarafın safına katılırlar. O yıllar Moğol baskılarını bilen Ertuğrul, belki de bu savaşın Selçuklular ile Moğollar savaşı olduğunu ve savaşı da Moğolların kazanmak üzere olduğunu tahmin etmiştir. Neticede Selçuklular kaybetmek üzereyken, savaşa dahil olan ve Selçuklulara yardım eden Kayı, savaşı Selçukluların kazanmasına vesile olur. İşte bu yardım Selçuklu sultanı Alaaddin Keykubat’ın Ertuğrul Gazi’ye Karacadağ’da yaylaması ve kışlaması için yurt vermesine vesile olur.

İlerleyen zamanda Karaca Hisar tekfuru Kayı’nın keçilerine ve çobanlarına baskın yapar. Bunun üzerine Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat ve Ertuğrul güçlerini birleştirerek Karacahisar Kalesi’ni kuşatır. Ancak Moğolların barış anlaşmasını bozduğunu öğrenen Keykubat bu kalenin fethinde Ertuğrul’u yalnız bırakarak ordusuyla beraber Konya’ya döner. Bunun üzerine de Ertuğrul tek başına Kayı ordusu ile Karacahisar Kalesi’ni alır. İşte bu zafer Ertuğrul’a gazilik unvanını getirir. O günden sonra artık Ertuğrul Gazi olarak bilinir. Ve bu zafer sonunda Alaaddin Keykubat, Ertuğrul Gazi ve Kayı’ya Söğüt ve Domaniç’i toprak olarak verir.

Yıllar geçtikçe Ertuğrul ilerlemelerine ve zaferlerine, Selçukluların uç ve sınır noktalarını korumaya, çeşitli Bizans tekfurları ile zaferlerle çıkacak mücadelelerine devam eder. Ancak bir süre sonra hastalanır, önce o meşhur atı kara şimşek ardından da Ertuğrul Gazi hayatını kaybeder.

Onu yiğitliği ile, zaferleri ile, özellikle de Moğollar ile savaşta Selçuklulara yardım etmesi ve Karacahisar Kalesi’nin fethi ile ve gazi unvanını alışı ile, adaleti ile, cesareti ile her zaman anacağız. Osmanlı Devleti’nin temellerinin atılmasında belki çoğu kaynakta adı geçmese de Ertuğrul Gazi en büyük rolü oynamaktadır.

Tüm bu yazdıklarımda kullandığım kaynak, üstte incelemesini yaptığım “İlk Diriliş” kitabıdır. Ben üç dönemin en önemli anlarına yer veren ufak bir tarihi özet yaptım. Yaklaşık 62 yılı ele alan bu tarihi süreç adına çok daha fazlası, “İlk Diriliş”te.