Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle...
Peki kimdi bu bin atlılar! Kimdi bu “Kartal Kanatlı Akıncılar!..” Evet bu uçan atlılar Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk yıllarında görülen ve sınır boylarında gaza amacıyla saldırılar düzenleyen "Alperenler yani Gaziler" zamanla akıncılara dönüşenlerdir. Akıncıların görevi, Osmanlı Devleti’nde sınır güvenliği sağlamak, fetih bölgelerinde keşif yapmak, istihbarat toplamak, düşman ülkelere akınlarda bulunmak ve ordu için öncülük hizmetleri gibi, zamanın tabiri ile “Beşinci Kol Kuvveti’nin” vazifelerini yapmaktır.
Savaşta onların ana rolü ön saflarda yer alarak düşmanın moralini yok etmek ve bu amaçla gerilla taktiklerini kullanarak düşman birliklerini bozmak veya şoke etmekti. Amannameyi (Düşmana teslim olun çağrısı) kabul etmeyen yerlere sabahın alaca karanlığında büyük gürültüler yaparak, atlarını kişneterek, yüksek sesle naralar atarak “Allah Allah “nidalarıyla akın yapılırdı. Hele bir düşünün sabahın alaca karanlığında; siz ailece uykudasınız köyünüzde kentinizde at kişnemesi, köpek sesleri, kılıç kalkan şakırtısı, panik halinde kaçışan insan sesleri, yüzlerce insanın yüksek sesle “Allah Allah nidaları insan psikolojisini ve savunma mekanizmasını sıfıra düşürmez mi. İşte bu durum akıncıları başarıya götüren taktikti. Akıncılar bir yerde devamlı durmazdı, arkalarında 100-200 binlik ordunun gelişinin sesleri ve kırk kişilik mehter takımının yeri göğü inleten sesi zaten sizi değil koca şehri korku ve panikten serseme dönüştürür.
Akıncılar; Serhat boylarında Türk ordularına sayısız zaferler kazandıran, ölümü can yoldaşlarıymış gibi beraberlerinde götüren korkusuz yiğitlerdir. Onların doludizgin ilerleyen atlarının nal sesleri, Türklüğün gururu olarak hala kulaklarımızdadır… Evet tekrar ediyorum onlar omuzlarında kartal kanatlarıyla, “Allah aşkına” düşman saflarına saldıran uçan süvarilerdi...
Onlar kanlarını döktüler; boşuna değildi. Onlar durmadan terlediler; sebepsiz değildi. Onlar ilerlediler, hep ilerlediler; kendileri için değildi. Geride bıraktıkları vardı, geride başarılarını bekleyen ve burcu burcu kokan bir vatan duruyordu. Ordular, ise onları izliyordu. Ne değeri olurdu bu topraklar için bir canın, bin canın? İyice biliyorlardı ki, kendileri eriseler bile evlatları, torunları ve bütün bir millet yaşamalıydı. Buna bilmek değil, istemek, özlemek denirdi. Eğer başarırlarsa elde edecekleri şeref ne ile ölçülebilirdi? Malın, mülkün, hatta kısaca bir ömrün ne değeri vardı? Akmak, hep akmak, yol göstermek başlıca gayeleri, durmadan ilerlemek yegâne ümitleriydi… Hile bilmezlerdi, kötülük düşünmezlerdi, herkesi severler, büyüklerini sayarlardı. Başarıcı ve yapıcıydılar; birçok milletlerin özlemini çektiği insanlardı onlar…
Tarih bize akıncıların, Rumeli’nde yaşadıklarını söylüyor. Gazi Süleyman Paşa ile Rumeli seferine katılan İsa Bey’in oğlu Evrenuz Beyi, akıncı ocağını ilk kuranlardandır diye bildirir. Akıncı ocaklarının başlarına ekseriya kurucularının oğulları geçmiş ve bu unvanla anılmışlardır. Bunlardan Turahanoğulları Mora’da, Malkoçoğulları Silistire’de, Mihaloğulları Sofya ve Semendire’de merkez teşkilatlarını kurmuşlardır.
Akıncıların kendilerine göre kıyafetleri vardı. Başlarına kaplan derisi veya samurdan yapılmış kalpak giyerlerdi. Bazen da siyah yahut al kadifeden, hatta ak çuhadan külah kullanırlardı. Külahlarının etrafına inci ve mercandan süslenmiş krep dolarlar, kalpak veya külahlarının önüne turna ve balıkçıl kuşu tüyleri takarlardı. Akik, zebercet veya elmas düğmeli gömlekleri, altın işlemeli cepkenleri vardı. Kışları kısa serhadli (samur) kürkler giyerlerdi. Çakşır ve şalvarları çuha ve kadifedendi. Ayaklarına ceylan derisinden yemeni, çizme, filar (hafif terlik) giyerlerdi. Ayakkabılarının altındaki kabaraları (ayakkabı altına çakılan çivi) altın veya gümüştendi. Sefere çıkarken omuzlarına birer çift kartal kanadı takarlar, ellerine kaplan kuyruğundan yapılmış kamçılar alırlardı. Akıncının altını ve incileri, iyi bir at ve keskin kılıcıdır. Akıncılar sürekli ordu birliklerine mensup değillerdi; bunlar Rumeli’de Serhat boylarına yakın yerlerde otururlar ve genellikle yaz aylarında, zaman zaman düşman topraklarına akınlar yaparlardı. Devlet akıncılar için kışla tahsis etmez, onlara maaş vermez, teçhizat ve silâh sağlamazdı.
Akıncılar silâhlarını kendileri temin ederler ve düşmandan aldıkları ganimetle geçinirlerdi. Buna karşılık devlete vergi vermekten muaf tutulurlardı. Akıncı olabilmenin bazı şartları vardı. Bunlar güçlü ve genç yiğitlerden seçilirdi. Her bir akıncı adayı imam veya köy kethüdasını veya dürüst birini kefil göstermek mecburiyetinde idi. Düzenli bir şekilde tutulan akıncı defterlerinden bir nüshası ilgili Serhat kadılığında, diğeri merkezde saklanırdı. Bu defterlere akıncıların isim ve eşkâlinden başka, baba adları, mahalle ve köyleri de yazılırdı.
Başlıca silahları kılıç, kalkan, mızrak ve bozdoğandı. Bin akıncıya binbaşı, yüz akıncıya subaşı, on akıncıya onbaşı kumanda ederdi. Binden fazla akıncının katıldığı savaşa “Akın”, bine kadar akıncının gittiği sefere “Haramîlik”, yüzden az akıncının yaptığı akına ise “Çete” veya “Potera” denirdi. Akıncılar ekseriya on bin veya yirmi binin üzerinde bir kuvvetle akına çıkarlardı. O zaman başlarında en büyük akıncı beyi bulunurdu. Yasalarındandı; akıncı oğullarından veya çok inanılır bir kimsenin kefil olmasından başka, akıncı ocağına kimse giremezdi. Ocağa yeni gelen bir genç, muhakkak bir büyüğünün kan kardeşi olur, daima onunla yan yana savaşa girer, ağasından asla ayrılmazdı; ölümde de zaferde de hayatta da beraber bulunurlardı… Uzun boylu, geniş omuzlu, gergin pazılı, şahin bakışlı, ”Kartal Kanatlı Akıncılar” haftalarca at üzerinden inmeden ilerlerler, hep ilerlerlerdi… Dağlar, ovalar, nehirler aşarlar; durmadan iman aşk taşırlardı…
Tarih, devleti uğruna kendilerini feda edenleri bizlere kadar getirmesini bildi. 27 Kasım 1595 yılında on binlerce akıncıyı Tuna’ya gömen (Eflak Seferi dönüşünde Yergöğü civarında kurulan köprüyü geçerken Eflak Voyvodası Mihai Viteazul komutasındaki Eflak-Erdel ordusu karşısında 27-30 Ekim'de ağır bir yenilgiye uğradı. Muharebe sırasında ağır kayıplara uğrayan Akıncı ocağı fiilen tarihe karıştı.), onları bir daha açmamacasına solduran korkak vezir Koca Sinan Paşa’ya rağmen bu eşsiz kahramanlar bazen bütün haşmetiyle gözlerimizin önünde canlanıyor. O zaman onlara ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu anlıyoruz.
Çünkü akıncılar asla bir şekil değildi; baştan başa bir mana ve ruhtu. Sevgi taşırlardı onlar, birlik beraberliğin değerini bilirler, Türklükleriyle gururlanırlardı. Aleyhte konuşmazlar, haram yemezler, asla boyun eğmezler, ayrılıkçılığa asla tahammül etmezlerdi. Devletine karşı son derece saygılıydılar (B.Büyükarkın Tarihte Hikayeler-2014 Ötüken yay.).
400 yıl sonra Millî Mücadele sırasında Demirci Kaymakamı İbrahim Ethem’in kurduğu birliklere de “akıncı müfrezeleri” denilmiştir. Büyük Taarruz arifesinde Batı Anadolu’da işgal altındaki topraklarda düşmana büyük kayıplar verdirmiş olan bu kuvvetler zaferden sonra dağılmıştır.
Son söz: Bu kartal kanatlı kahramanların yok oluşlarını en hüzünlü bir duygu ile dile getiren Yahya Kemal diyor ki;
Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla...
Cennette bugün gülleri açmış görürüz de.
Hâlâ o kızıl hatıra titrer gözümüzde!