1881-1942 yılları arasında yaşayan ve Viyana’da dünyaya gelen Zweig, Yahudi bir ailenin çocuğudur. Varlıklı bir aileye sahip olarak öğrenim hayatında çok iyi bir eğitim aldı. İngilizce, Latince, Fransızca, İtalyanca ve Yunanca dillerini konuşabilmekteydi. Viyana Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldı.
Birinci Dünya Savaşı’nda Belçika’dan Viyana’ya dönerek orduya gönüllü olarak katıldı ve savaş arşivinde memur olarak bulundu. Başlarda savaşı destekliyordu ancak Galiçya’da cephede insanların acılarını ve savaşın yarattığı zulmü görünce düşünceleri değişti. Bu savaşı yaşayan ve gören biri olarak savaş karşıtı olan durumu başladı. Savaşın insanlığı yıkıma uğrattığını ve eski dünya değerlerinin kalmadığını düşünmeye başlamıştı.
Savaş karşıtı olan yazılarından dolayı askerlik görevinden alınınca İsviçre’ye taşındı ve savaş sona erince Avusturya’ya geri döndü. 1920 yılında ilk evliliğini yaparak Salzburg’da bir köşkte yaşadı. Savaş nedeniyle yaşadığı psikolojik sorunları onu felsefe ve psikolojiye yönelmeye teşvik etti hatta Freud’un da yakın bir arkadaşıydı. 1933’de Hitler ve Nasyonal Sosyalizm baskısını artırmaya başlamış ve bununla beraber ülkede Yahudi karşıtlığı artarak devam ediyordu. Nazizm ve ırkçılık karşıtı biri olarak kendisi kara listeye alınmış hatta kitapları yakılmıştı.
1934 yılında Nazilerin baskılarına dayanamayarak Avusturya’dan ayrılarak bir süre İngiltere’de yaşamıştır. 1937 yılında ilk eşinden ayrılmış ve 1938’de Yahudi Lotte Altmann ile Portekiz’e gitmiştir. 1939 yılında Altmann ile ikinci evliliğini gerçekleştiren Zweig, istediği İngiliz vatandaşlığı için de kabul edilmişti ama Hitler’in tüm Avrupa’yı ele geçireceğini düşünmesi üzerine Avrupa’dan kaçmaya karar verdi.
Sırasıyla Amerika, Arjantin ve Paraguay macerası yaşayan yazarın son durağı ise Brezilya olmuştu. Tüm bu bulunduğu yerlerde birçok esere imza atan ve sürekli yazan Zweig, Brezilya’da İkinci Dünya Savaşı’nda hissettiği psikolojiyi net bir şekilde ortaya koyan “Amok Koşucusu” ve “Satranç” kitaplarını kaleme almıştı. Artık Nazilerden hiçbir şekilde kaçılamayacağını ve kurtuluşun sadece intihar olduğunu düşünüyordu ve bunun sonucunda 22 Şubat 1942’de eşi Lotte ile beraber Veronal alarak intihar etmişlerdi.
İntihar mektubuna şu notu bırakmıştı:
“Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızıllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.”
İnsan psikolojisini derinden etkileyen, savaş karşıtı ve savaşın psikolojisini açıkça ortaya koyan kitapları ile bilinen Zweig, gerilim, intihar, vazgeçiş ve teslimiyet gibi psikolojik konuları derinden kaleme almıştır. Roman, hikâye, şiir, deneme ve biyografi türünde eserler yazmıştır.
“Mecburiyet” romanı da yine insan psikolojisine dokunan, Zweig’ın savaş karşıtı tarafını ortaya koyan muhteşem bir eser olmuş. Kitabın protagonisti Ferdinand savaş sırasında askere alınmamak için ülkesinden İsviçre’ye kaçar. Stefan Zweig’ın kendisi de üstte belirttiğim gibi savaş karşıtı yazı ve düşünceleri yüzünden askerlik görevinden alınınca İsviçre’ye kaçar, o yüzden bu kitapta Zweig ruh halini çok net bir şekilde göreceğiz. Bir vazgeçiş mi olacak? Yine bir intihar ya da teslimiyet mi gelecek? Tedirginliği bu 50 sayfalık incecik kitabın her satırında buram buram hissedeceksiniz.
“Mecburiyet” okuyucusuna özgürlükle, savaş nedeniyle olan vatan sorumluluğunun arasındaki ince çizgiyi sonuna kadar hissettiriyor.

“Dışarıdayken kendini kaçak hisseden bir insan ne kadar özgürdür?”
Yine kitabın konusuna devam edecek olursak da savaş dolayısıyla eşiyle beraber ülkesinden İsviçre’ye kaçan Ferdinand, biraz olsun savaşın psikolojisini unutmuş, yeni yaşamında tercih ettiği bu ülkenin güzelliklerini yaşamaktadır. Ama iç dünyasında kaçak duygusunu da sürekli hisseden bir Ferdinand vardır. Günlerini, iç dünyasındaki bu olumsuz düşünceleri yenebilmek için resim yaparak ve yaşadığı yerin harikulade manzarasına bakarak geçiriyordu. Ancak:
“Memleketinin insanlarına karşı sonsuz bir merhamet hissediyor, onlarla beraber olmak, yazgılarını paylaşmak için sonsuz bir özlem duyuyordu.”
Evet memleketinin insanlarına karşı sonsuz bir merhamet hissediyordu ve içinde savaş nedeniyle vazife olarak gördüğü bir sorumluluk da vardı ancak diğer tarafta da özgürlük ve sevdiği kadın yani eşi vardı. İşte bu çizgi evine gelen mektupla her şeyin başlamasına ve kıvılcımın kendini göstermesine vesile oldu, peki yangın gelecek miydi? Yine mi teslimiyet ve yıkım olacaktı bu yangının sonu? Oysaki ülkesindeki bu savaştan kurtulmuş, karısıyla beraber İsviçre’ye gelmiş ve ülke sınırını da geçer geçmez içi yaşam sevinciyle dolmuştu. Zaten ara ara vatan görevi borcunu iç dünyasında yaşıyor ve gidip geliyorken, şimdi nereden çıkmıştı bu mektup?
“Sn. Ferdinand, Bölge Komutanlığının emriyle askerliğe elverişliliğinizin tespiti için Bölge Komutanlığı’nın 8 nolu odasına tekrar muayeneye gelmeniz gerekmektedir.”
Sayfaları okurken eşi Paula’nın bu mektubu beklediğini ve Ferdinand’daki o korkuyu, endişeyi ve tedirginliği hissettiğini, sanki sinemada izlermiş gibi betimlemeler ve anlatımla en derinden hissediyorsunuz ve hatta yaşıyorsunuz. Peki Ferdinand, Paula’yı mı seçecek yoksa bu savaşa mı katılacak?
“İnsan bir amaç uğruna kendinden vazgeçebilir, fakat başkalarının çılgınca fikirleri uğruna değil.”
Böyle mi düşünecekti Ferdinand yoksa bu savaşa katılarak Paula’yı geride mi bırakacaktı? Eğer bu savaşa katılmak için ülkesine dönerse, bu artık bir vedaydı. Çünkü şöyle diyordu Paula:
“Şimdi bir karar vereceksin: Ya onlar ya da ben! Onlardan mı vazgeçeceksin, benden mi?”
İşte bu ince çizgi, Ferdinand’ın iç dünyasında tüm yaşadıkları, eşi Paula ile geçirdiği bu süreç ve muayene tarihi yaklaşan bir askerlik çağrısı. İnanılmaz bir psikoloji.
“Satranç” kitabından sonra Stefan Zweig’ın en beğendiğim ikinci eseri oldu. 50 sayfa olup kısacık görünen bu kitap, Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nda insanların birçoğunun aileleri, eşleri, nişanlıları ya da sevgilileri ile muhtemelen yaşamış olduğu travmayı gözler önüne seriyor. Kesinlikle ama kesinlikle tavsiyemdir. Zweig okumak bir tutkudur.
Çok okuyun, kitapla ve sevgiyle kalın…