Yıllar önce kedim Duman’ı böbrek yetmezliğinden kaybettiğimde yakın arkadaşlarımın bir kısmı da dahil birçok kişi “Alt tarafı bir kedi için bu kadar ağlanır mı?” demişti. Onlardan birine “Kedime saygı duymuyorsanız duygularıma ve üzüntüme saygı duymayı deneyebilirsiniz.” dediğimi hatırlıyorum. Çok büyüttüğümü düşünen arkadaşlarımdan biri birkaç yıl sonra sahiplendiği kedisini kaybettiğinde onu bulmak için ağlayarak ilk beni aramış ve kedisi bulunduktan sonra beni daha iyi anladığını söylemişti.
İnsanın, yaşamadığı şeyler hakkında konuşması kolaydır. Kayıp bilmeden sabırdan bahsetmesi, yaralanmadan affetmenin kolaylığını anlatması da öyle. Hiç yalnız kalmadan ‘kendiyle barış’tan, hiç sarsılmadan ‘güçlü duruş’tan bahsedenler için bu cümleler aslında birer bilgiyi değil kibri ifade ediyor. Sohbetlerde meşhurdur, “Sen olsan ne yapardın? sorusu. Oysa “Ben olsam öyle yapmazdım.” cümlesi, insanın en büyük yanılgısıdır. En büyük körlüğü de henüz yaşamadıkları üzerinedir. Hiç sınanmamış olmak bir ayrıcalık gibi görünse de çoğu zaman insanın farkında olmadan büyüttüğü bir kibirdir.
Hayatta bazı şeyleri anlamak için yaşamak gerekiyor, bilmek yetmiyor. Özer Bal’ın da dediği gibi; “…yaşamak anlamak değildir ama yaşamadan anlaşılmaz.” Susmanın erdemini kaybedenler, adaletin kıymetini haksızlığa uğrayanlar, yargılamamanın anlamını kırılanlar bilir. Belki de tüm bunlar hayatın, kibri üzerimizden yavaş yavaş soymasıdır.
Asla asla deme
İnsan gün gelir “Asla yapmam!” dediklerini yapar, “Dayanamam” dediklerine dayanır. Gün gelir artık konuşmaz, anlar. Hayatın adaleti tam da burada gizlidir. O meşhur “Kimse sınanmadığı günahın masumu değildir.” sözünü Shakespeare’in açıklamasıyla hatırlamak gerekirse; “İnsanlar ancak hissetmedikleri acıları çekenleri teselli etmeyi bilir.”
Bu nedenle; hayat henüz sizi imtihan etmediyse, yumuşak konuşun. Zira rüzgâr sert estiğinde sesiniz değişebilir.