Kimi zaman hayat, ardı arkası kesilmeyen meselelerden ibaret gibi gelir. Her gece ertesi gün yapılacak işlerin kaygısıyla daldığımız uykudan gün doğumuyla birlikte aynı işleri tamamlamanın telaşıyla uyanırız. Gün bitiminde, yapılacaklar listemiz tamamlandıysa ne âlâ; ancak eksikler varsa aynı uyku döngüsüne bir daha gireriz. Peki, sürekli baş başa kaldığımız meselelerin kaçı gerçekten mesele, kaçı bizim onlara yüklediğimiz anlamlardan ibaret?

Birçok evin klasiğidir ütülenmeyi bekleyen çamaşırlar. Ütülenmek üzere bir kenara koyduğumuz bir adet gömlek için ütü masası kurmanın mantıksız gelmesi, yığının büyümesinin en büyük nedenlerinden biridir mesela. Üşengeçliğimizle de birleşerek büyüyen bu yığın, artık minnoş bir dağ olduğunda ufak bir kaygıyı da beraberinde getirir. Bir adet gömleğin büyük bir meseleye dönüşüdür bu.

Bir durumu mesele haline getirmek ya da getirmemek, çoğu zaman bizim elimizde. Elbette hayatta çok önemli, görmezden gelinemeyecek ya da bastırılamayacak meseleler mevcut. Ancak her şeyin üstüne titreyip her şeyi sorun olarak algıladığımızda nihayetinde kendi varlığımızın yükü altında ezilmeye başlarız. Sormamız gereken soru şudur: “Bu gerçekten bir mesele mi, yoksa onu ben mi bir mesele haline getiriyorum?”

Benim meselem

Hayatı daha hafif ve daha katlanılır yaşamanın yolu, sorunları büyütmekten değil bazen onların sorun olmadığını düşünmekten geçer. Çok sevdiğim bir söz vardır: “Bir sorunu hiçbir şekilde çözemiyorsanız, o artık çözülmesi gereken bir sorun değil kabul edilmesi gereken bir durumdur.” Sorunlar çoğu zaman biz onları öyle gördüğümüz için sorun olur.

Hayatın içinde karşılaştığımız ufak pürüzleri Ağrı Dağına çevirmek gibi özel yeteneklerimiz olduğunu düşününce, bizi yoran birçok şeyi olduğundan ağır hissetmemiz normal. Halbuki her konuyla kavga etmek zorunda değiliz. Nasıldı o meşhur cümle: “Meseleleri mesele etmezseniz, ortada mesele kalmaz.” Acaba mesele, gerçekten yaşadığımız şeyde mi, yoksa bizim ona verdiğimiz tepkide mi?